18 October 2015

bağcılar da camden pub vardı da biz mi gitmedik

heves edip asla yapılamayan şeyler listesi tutuyorum son zamanlarda.
mesela biri salopet giymek. kendime karşıdan bakınca her şey iyi hoş, zaman zaman o bel benim mi diye şaşırsam da salopete engel teşkil eden bir bombe durumu yok. ama kafamı aşağa eğip kendime diklemesine bakarken baldır, göbek, bacaklar hem gyinik hem de aynı renk görününce kendimi belgesellerdeki long zoom camerayla çiftleşme mevsiminde kimlere agresyonu var diye incelenen vahşi doğa canlısı gibi hissediyorum.

sonra bi de et yeme mevzusunda net olmak.
bu hafta etle beslenmiicem diyip etsiz menüsü olmayan bi yere gittiğimde bu kararı verdiğim zamanki havayı sipariş verme esansında strese girip mevzuyu uzatamadan en leşinden lahmacun siparişi vermek. lahmacun mu daha leş ben mi diye içimden söylene söylene yerken bir sonraki et yemiicem sözünü acaba hangi tarihte versem diye düşünmeye başlıyorum.

gavurda onca yol teptiğine değdiğini hissetircek kıyafetler alabilen çizgisi belli insan gibi davramnak. gavura her gidişimde merter'de üretilmiş tişört asla almiicam diye içimden söz verip şehirdeki en leş 5 milyoncuyu elimle koymuş gibi bulduktan sonra what is matrix ulan naralarıyla kendimi terkosta sanıp kendimi vitrin önünde kur hesaplarken buluyorum. tabi sonra o adıklarımı her mevsim dolap toplarken zayıflayınca giyerim diyerek 43594594 sene saklamak da cabası.

sonra bi şey var, içinden rapçilerle battle yapabilmek. ceza'nın ders al'ındaki 'hadi gel rap, beni pipetle iç sen, çok çok konuşanı pipi ile dürtmek' diye geçen nakaratına dilim asla dönemdiği için orayı dinledikten sonra aynı ritimde "içine doğduğum, içinde olduğum, doğduğu yer hep içine dolduğum, olduğu her biçimde doğruyu, oyunu hiç dilime yorduğum yerden, her derine boğduğum birine
piç doğurdum diye punc yapamıyorum.

"ruhumun çiçeklerinde sizin olmuştum ey sevgili güneş" diye şiir yazabilmek. her seferinde başarısızlıkla sonuçlanan yoga denemelerimde kendimizi şimdi doğaya verelim dediğinde hoca, pencereleri pimapenli salonun parkelerinde 15 santim arkamdaki kadının yüzüne domalırken aklıma ilk önce "peki doğa yakışıklı mı" sorusu geldiği için ve bu sığlıktan bir adım öteye dahi gidemediğim için öyle şiirler de yazamayacağımı anlamam zaman aldı. yinde ara ara heves ediyorum işte.

meet you downstairs in the bar and hurt your rolled up sleeves in your skull t-shirt you say what did you do with him today? diye şarkılar camden pub'dan çıkınca, öyle şey mi olur lan diye bozuluyorum.
ama "bonzai adamı bozayi her dumanda beynimi zorlayii böyle giderse yiyecem ben kafayyii" diye bi şey bağcılardan çıkınca okeyim. di mi? öyleyim sanki. bağcılar bi camden town olamıyosa derdi beni niye geiyo acaba? 
bahçemizde kirpi var. acaba bizim de orda yaşadığımızı farkında mı diye düşünüyorum her seferinde. eğer farkında ve ona rağmen bu kadar şapşik olmaktan imtina etmiyosa özgüvenine hayranım kendisinin.

24 July 2015

Siri Ricalarım

Bir süredir bir halime çok uyuz olurken buluyorum kendimi. Bir yere gittiğimde garsondan bir şey istemeden önce 'pardon bir şey isteyeceğim' diye önce önden bildiriyorum. Kendisiyle göz göze geldkten sonra 'uygunsanız bir (bi şey) alabilir miyim?' diyorum. Bu hikayede bir, istekte bulunacağımı önden bildirdiğim iki de uygunsanız diye cümleye başlayıp isteğimi ondan sonra söylediğim için acayip tutuluyorum kendime. Neden yani? Tüm bunlar olurken Siri'yi keşfettim. Her hafta Sirimin cinsiyetini değiştiriyorum bir türlü karar veremedim erkek mi olsun kadın mı diye. Bu cinsiyet işinin kararsızlığıyla boğuşurken aa bir farkettim ki Siri'den de ne istersem rica ederek istiyorum. 'Mesaj açabilir misin?' 'WhatsApp'ı kullanabilir miyim?' diye ricalar havada uçuşuyor. Anasını satayım sanki Kadıköy Bostancı dolmuşundayız. Bilenler bilir Kköy Bostancı dolmuşu bir efendilik hanımlık abidesidir. Binince günaydın dersin inerken iyi akşamlar dilersin. Paranı uzatırken zahmet olmazsa bir Kalamış rica edebilir miymişsin.... Bin bakalım Bakkalköy dolmuşuna öyle mi? Abicim şurdan bi Kuyubaşı alsana dan öte gitmez genelde.

Geçen gün kendi kendime sordum, Siri'den bi şey rica ettiğimde 'Nesli şimdi hiç havamda diilim uğraştırma beni mesajla falan sen en iyisi ara konuş bitsin' dese ne yaparım acaba diye.

03 July 2015

O da Senin Benim Gibi İnsan Diyebilme Mertebesine Erişmek de Benim İbadet Sebebim Olsun

Vapura 4 dakikadan çok varsa bi sigara içiyorum kapıda. Tabi her seferinde binbir tip binbir hikaye... Bazen keşke sokakta olan bitene bu kadar kafam gözüm kulağım takılmasa ben de iskelede  gürültülü detone müziğe hayatımda ilk defa sokağa çıkmış görünen apaçiler gibi bakabilsem diyorum. Olmuyor. Kosmos bana bunu reva görmüş, çekilecek çilem varmış işte diyip yürümeye çalışıyorum.

Bu sabah şunu düşündüm: Keşke kendimden olmayanı gördüğümde 'o da senin benim gibi bi insan' diyebilsem. Burda insanoğlu olarak ermemiz gereken iki mertebe var. O da bende yok sanırım. Ya da insan olmanın doğasında...
Biri: Kendimizi hep bi bok sandığımızdan, sandıklarımızın diğerlerinin sandıklarından daha kabul görülen, doğru yolda olan olduğuna deli gibi inanmış olmamak olgunluğu mertebesi.
Diğeri de: Bu inandıklarımızdan arındıktan sonra herkesin arınmış olmasını dileyebilme sakinliği içinde ne olduğuna nasıl aksiyona geçtiğine ulvi şeyler atfetmeden, iskelede bozuk dıstorşınlı müzik yapan görme engellilerin müziğini dinleme bahanesiyle etraftaki karıya kıza trollenen apaçilere bakıp iğrenmek yerine 'onlar da senin benim gibi' diyebilmek mertebesi. Olmuyo yapamıyorum. Hep bi çatışma halindeyim. Bir gün içinde bir insanın olması gerkenden çok fazla yerde, çok fazla şekilde ve çok farklı durumlarda oluyorum. Sabah tüneldeki gececi abilerle Şişhane merdivenlerde bira içip mahallenin huzuru sizin selametli duruşunuza bağlı konuşması yaptıktan sonra akşamına yaratıcı endüstrilerde höbölü höbü ve sanat diye bi şeyin konferansına gidip gece de mahallede rakı masasında gıybete oturabilme potansiyeline sahip bir nine gibi davranabiliyorum. Ve tüm bunların kendi hikayemde bir yeri ve bir anlamı var. Birbirlerinden alakasız şeyler değil yani.

Bu errorların
dünya için bir anlamı olmasa da benim dünyam için bir anlamı olmasına çalışıyorum. Olmuyor ama işte. Çünkü her akşam üzeri Kadıköy iskele meydanından geçerken 'iiğ bok gibi bu insanlar keşke ölseler' diye içimden geçiriyorum her şeye rağmen. Benim burda ne işim var neden gitmek istediğim yere ışınlanamıyor ve burdan geçmek zorunda kalıyorum diye aklımdan 1 sn bile olsa geçiriyorum. Ayıp ediyorum sonra da çok üzüüyorum bunlar aklımdan geçtiği için.
Olmaz.

Lise arkadaşlarımla buluştum. Sanırım her birimiz benzer şeyler hissetti hayatlarımızın ne kadar değiştiğine dair. Ben yine 1. saatin sonunda 'ay sen ne kadar şeysin' kişisi oldum tabi. Zeka yaşımın 12'de end up etmiş olması beni artık o kadar rahatsız etmiyor sanırım. Ama gerektiğinde bir hanımefendi gerektiğinde ortamın orospusu olacaksın mottosu bende her daim 'ortamlar benim orospum olsun bi önce hanımefendi kim olacakmış o zaman bakarız'dan öte gidemiyorum. Eski arkadaşlarımın fotolarına bakınca az çok bu hayatta ne olduğuna dair fikrim geliyor bu da benim iskelede yaşadığım kısa kendimden geçişlerde kaybolmamama yarıyor. Kendimden sıkıldım yeminle.


02 April 2015

hayat manuele yakın bi su makinesi gibi diil mi bazen?

1 nisan 2015
yazık bana
gün içinde elimde en az 7 kere kahve bardağıyla kendimi yakaladığımda,
karşıdan karşıya geçerken yeşile yetişmek için kendimi koşarken bulduğumda,
timeline'da iki saniyede bir akıp geçmesini normalleştirdiğim ölüm haberlerini hiçbi şey olmamış gibi scroll ettiğimde
birilerinin parasıyla birilerini bi yerden bi yere getirmeye çalışırken tatlı dilim güler yüzümle anlattığım şeyleri ezberlediğimi farkına vardığım an yüzüme daha canlı bi gülümseme takındığımda,
uykumdan uyanıp aklıma gelen hikayeleri unutmayayım diye hemenceik gözlüğümü bile takmadan telefonumdaki sikindirik bi aplikasyona yazdıktan sonra sabah sırf hipermetrop olduğum için yazdıklarımı okuyamayıp temize geçemiyorum diye bahanelenip sildiğimde
vapura yetişeyim diye simit sarayı'ndan tıkınıp denizin ortasına geldiğimde ulan senin kafanı sikiiim nesli yine şişirdin kendini diye düşündüğüm sırada pazartesi olsun bakarız diye yalandan kendime söz verdiğimde... diye uzayıp gidiyor.

ders arasında şu su makinesinin önünde durup 330 ml su almak için 1 lira para attım. sonra iki dakikadan fazla bi zaman 'acaba hangi raftakini alsam' diye mal mal durdum. tabi aslında durmadım aklımdan bin tane şey geçti.
√ şimdi buncacık suya 1 lira verdin ister 33'e bas ister 35'e ne değişcek ki?
√ raflar neden 21-25, 31-35, 41-45 diye acaba? şimdi ben 26 yapsam n'olur?
√ acaba 21'deki son suyu alsam dolabı açıp o rafı hemen dolduruyorlar mı?
√ şişe tam gelirken elektrikler giderse mekanizma durur mu?
31'e bassam kesin bozuktur, suyu alamam param da yanar mı?
√ acaba sodalar neden sadece iki raf?
√ bu raf sayıları neden 21'den başlıyo da 11'den başlamıyo? 
√ 3 şişe su almak için önden 3 lira mı atmak lazım yoksa önce para sonra su, önce para sonra su, önce para sonra su gibi mi çalışıyo bu alet?
√ 22'den mi alsam acaba? yok lan 40'lara kimse basmıyodur ordan alayım...
soda için iki seçenek var sikerler acaba soda mı alsam?
√ ya da acaba dersin bitmesini bekleyip sırma su siil de reina su mu alsam şütte'den? hem o camda.
allam ben niye bu kadar kararsızım niye niye?
√ dünya da o kadar derdin var nesli amk kaça basııcana karar veremediğin için mi üzülüyosun? sen ne salak bi karısın...
aşaa inip çay almaya üşendiğin için su içiim bari diyiip onu bile yapamıyosan....
diye düşünürken gözlerim doldu. kaça basıp aldım suyu? arkamda sıra olmaya başlamasaydı daha nereye giderdi acaba bu mevzu? bi soda bi su mu alsaydım lan keşke?

bunların hepsi: yeşil ışığa yetişmek için koşarken içtiğim kahvelere lanet ettiğim sırada, ulan acaba şimdi şu saniye bu hayatta kaç kişi ölüyor hesabı yaparken 'dur şimdi onu sonra hesaplarım vapura kaç dakka kaldı' diye elimdeki simidi boğazıma tıktıktan 5 dakika sonra kendime küfür edeceğimi bile bile içimden rejim sözü verip 3,5-4,5 derece hipermetrop olduğum için oluyo.
baştaki sözü geri aldım. yazık bana falan diil... 'gelen bu' bana. peki gelen bu, ya yazıksa?
ulan keşke aklıma gelen ilk raftan alsaydım o suyu 33'e basıp..

2 nisan 2015
dersin başında gidip makinenin  fotoğrafını çektim. sonra 1 lira atıp 22 numaradan bi su aldım. karar vermem çok kolay oldu. o esnada aklımdan boş olan 23'e bassaydım acaba hakkımı kayberder miyim lan? yoksa makine salak olduğumu anlayıp bi kere daha seçim yapmam için bana bi şans daha verir miydi? hayat iphone mu amk hata yaptınız yeniden deneyin desin. manuel'e yakın bi su makinesi kendisi. hayat gibi. ders arasnda bu sefer 2 su almaya karar verdim. birini de halil içer diye. gittim 1 lira attım hiç düşünmeden 23'e bastım. içimden nasıl seviniyorum böyle 'oh be bu sefer tutulmadan karar verebildim' diye. vııımııııı diye bi ses... raf döndü. ama boş rafı seçmişim (mişim! lafa bak amk 1 saat evvel ulan boş rafı seçsem n'olur diye dşünen ben diil miyim?) 1 lira attım 44 numaralı rafı seçtim, hop su düştü. 1 lira daha attım..... eror verip neye basııcamı bilemedim dizlerim boşaldı. sonra 31'e bastım su geldi. böylece 3 liraya 2 su alabilmiştim ve bi önceki günden daha çok hasar vermiştim beynime. bile bile ama 'umut ederek' boş rafa para atıp tüh demek benim kafamın içinin özeti.

aslında freud büyük buhrana neden olan ekonomist tarihi bize yanlış öğrettiler....
diye gider bu hikaye. şaka lan şaka.