30 May 2014

ışıklar var...
kimileri için o; dip dibe, yüksek, kafam kadar kocama apartamlı sokakta sabahın köründe uykulu uykulu evden çıkınca, sadece doğmuş bi de sadece aydınlık veren ama bi yandan da asla bu tarif kadar farkında olunamayan herhangi bir şeyken; köşedeki sokaktan dolmuş beklemek için geniş caddeye çıkınca gözünü alan rengin birden ne kadar cıyak ve hatta güneşten ziyade dünyanın kendisi sandığın bi şeye dönüştüğü renk... (ama yine bilicinde olamadığın kadar kendiliğindenken) böyle dar sokaktan dolmuşun geçtiği durağa doğru yürürken, yavaş yavaş hissettiğin, 4 saniye önce binaların arasından sızan süzmeyken boş asfalttan barıl barıl yansıyan bi şeye döner ya... işte öyle bi ışık
ya da
bütün gün o boklu 4duvar arasında her ne yapmakta isen mecburiyetinin miyadını doldurmuş ve artık akşamın bilmem kaçıyken... o gün koşturmaktan sebep yaşayamadığın, sana sabahın altısı gibi gelen ışık. gözkapakların bayram eder, memelerinin arası son 8 saattir hissetmediğin bi şeyle kıpırdar 'ay ulan eve gitmeden önce bi deniz kenarına mı insem acaba' dedirtir...

bi de kişiler var
kendi varlıkları, etrafındakilere bi yandan lütuf bi yandan da 'lan ameleler siz giderken ben dönüyodum, allah rızası için niyet edin de zahmet olmazsa 30 saniye varlığınız için düşünüverin' dedirten; aslen amasya doğumlu ancak samsun'un atakum ilçesine göçmüş, kameralı sitede yaşama kotasından kelli etilerli isveçlilikten, bileklerini kesmenin eşiğine gelmiş kafaların en çaresiz kim bilir kaçıncı tekrarı. o bilekler kesilecek!
kesilmiyosa da berberin üstündeki torbacının artık bi sike yaramayan nimetlerinden medet ummanın nedenini düşündüren, son 50 liranın hesabını yaptığın 'sikmişin anasını' boşvermeleri vardır.

biri, en çingene taklidi yapan bayrampaşalı kürt taklidi yapan dilencinin kucağındaki bebekten bozma prenses :/ ama çaktırmıyo. bi de korkağın teki. bi de bi efsaneye göre herkes ne mal olduğunu anlamadan önce kendisine bayılırken kendinden çok etrafına mutsuzluk zehiriyle zarar veren ama bi yandan da 80 liralık çakma prada gözlüğü ile şirinlik saçmayı hiç ihmal etmeyen göt.
biri, kendinden başka kimseyi sevemeyen (ya da öyle söylemek daha kolay olduğu için avaz avaz bunu bağıran) nereye doğru yandığı belli olmayan gel-git aklını hiç bi zaman kimin yüreğinde söndürüceeni bilemeyen 3 yaşındaki koala.
biri de kişisel tarihinde duygusal hafızası 3 saniyeden öteye ancak 'benim babam öldü' mesajlı konuşmalarından sonraki sessizliklerde gidilebilen, yoga dersi almadan anı yaşamayı tam anlamıyla becerebilen, etrafımdaki tek en geniş omuzlu lise terk.

neyse işte! o oldu şu oldu bu oldu derken... kimin kime ne amaçla çaktığı, kimin kiminle ne için kaç zamandır yan yana durduğunu hesaplayamadığı bi zamanda biz, bir düştük. biraz kendiliğinden biraz da tutuna sıkına... ya da ne sikse işte. güzeldi. bi de asıl güzel olan her birimizin güzelinin bir diğerimizinkinden tombo ve faber markaları kadar farklı olduğu bi şeye düşmüş olmasıydı sanırım. 3'ün ikili kombinasyonları hep garip zamanlarda garip şekillerde oldu. herkes birbirini dünyadaki herkesten daha iyi anlarken, bi yandan da 'yalan rüzgarı' ile 'dallas' kadar ayrı dünyaların insanlarıydık. dünya küçülsün götüme girsin temalı hikayede kümeslerimizi yan yana koysan modern family senaryonusa 5000 basıp 3. bölümde yayından kalkacak aşiret dizisi gibi. o başka. o çağın virüsü. kim kiminle ne zaman nerede haritası yaptığımızda bi gün babamla pişti olmaktan korkarım. o ayrı bi hikayenin konusu. ama bu üçlünün özetle olayı böyle. adıyamanlı olsak bunların hiç biri oliicaktı. tüh!

pislikten mikrop kapıp aşı olmak zorunda kalacak kadar salmadan o ev bi şekilde süpürüldü. allaşükür
birbirimizi kesmenin eşiğine gelmeden bir üçüncümüz kader o ki, yırtık dondan çıkan bok misali kendi sahnesinin provasını aldı, ortamı yumuşattı.
neyse ki!
ödemeye üşenilen faturalar hanemize kesilmiş yol su elektirk internet olarak dönünce, içimizden çaktırmadan yüzleştiğimiz ama bi yandan da sittin sene iplenemeyecek to do listelerle 3 ayda bir sadece 3 saniye kavga edildi. ödendi bitti.
olur öyle!
çağlar börek'ten söylenen sabah kahvaltıları havuçlu yumurtaya terfi ettiğinde hayatımızda değişen hiçbi şey olmadı.
hepsinin yeri ayrı.
kendiliğinden başlayıp geleneğe dönen 90'lar türkçe poplu geceler mi daha güvenli, evde viskiyle başlayıp tomtom sokakta şuur kaybetmeli sabah yanmaları mı karar veremiyorum.
bu işler kısmet.
kendi stillerimizde çekilen aşk acıları itinayla paylaşılıp play listte seçilen en acıklı şarkı 155 kere dinletildikten sonra susup kalmalı fotoğraflar çekildi.
bu işin kursu yok kaardşim.
bi haneye halden anlayan 3 kişi fazla bence hele bi de hane nüfusu 3se ama bi şekilde oldu işte. hiç bi zaman iyi bi üçlü olamasak da evde iş bölümü konuşması yaparken içlenip asla vazgeçemediğim hayatlarımıza dair bi şeyler söyleme hastalağına bi kere daha tutulup ağladığım olduğu doğrudur.
başıma gelen traji komik fantastik hikayeleri anlattığımda 'yalan sööölüyosun' derken acaba hiç içinde oldukları hikayenin farkında oldu mu oğlanlar diye düşünüyorum bazen. martılara elle kızarmış mc donalds patatesi yedirdiler desem kim inanır. sabahın 5'inde bitli kediyle eve gelip bunu eve alalım derken ya da rakılı yeşil çay yaparken her şey çok olması gerektiği gibi di mi amına koduklarım. ya da gece caddenin ortasında motoru bırakıp sabah uyandıktan 40 dakka sonra tesadüfen hatırlayıp dolaptaki bütün kıyafetleri terzide kestirdikten sonra kendi stilini yaratan büsürü arkadaşınız var sanki. peh! kendi hikayelerim için de kimileri de böyle, size de bu çıktı diyorum bazen içimden onlara.

neyse işte
güneş: bazı yerlerde evlerin arasında ne sikim olduğu belli olmayan sarımtrak bi ışık bazı yerlerde de asfalta patlayan aydınlıkken; bi sabah bizim bomboş evimize denizden süzülüp geldiğinde uyanıp, kahvelerimizi içtikten sonra, bir önceki günden hiçbi farkı yokmuş gibi davrandığımız sakinlikte o evden çıkıp apartmanın önünde öpüşüp vedalaşıp sanki yarın kaldığımız yerden devam edecekmişiz gibi gitmeyi hayal ediyorum.