09 September 2013

hayat burda bazen komik bazen de çok zor

bazen burası dünya ben de uzayın isveçlisi gibi hissediyorum. nasılsın diye sorduklarında fanusa geri dönüp, içimden bol virgüllü, yüklemi götüme kaçmış uzun cümleler kurarken, dışımdan valla bilmem ki kötü diilim, işte burda bi hayatım var artık bazen garip ama keyifli demiş bulunuyorum otomatikten. 108 gün olmuş aq.

bunca zamandır memleketin yüzlerce yerinde binlerce insanla tanışıklığın verdiği güven burda çok işime yaradı elbet ama insanlarla gönül!den bağlandıkları iş için bolca tanışık olmakla cep!ten bağlandıkları iş için bolca tanışık olmak bambaşka şeyler. hele bi de esnaf eşrafında mahallenin tatlısı olmak evlere şenlik başka.

insanlar eski sevgililerini anlattıkları bloglar tutyorlar burda okuma fırsatım oldu. düşündüm peki neden kimse personelini çekiştirdiği bi blog tutmuyo diye. cevabı zannedersem, kimse personeliyle sevgili ilişkisi kurmuyo da ondan. 'olm insanlar ne garip' diye kim bilir kaç milyon yüz kere söylendim içimden ama son üç ayda burdaki 'insan gariplikleri' bi başka. böyle memelerimin arasında hissettiğim kağıt kesiği acısı var ya onun gibi bazen. çok gerçek. hayatı ne boktan öğretiyolar bize. sana iki insan gibi davananı annen sanıp amını yurdunu sikmeye çalışmak bence orospu çocukluğu değil, su içip çişinin gelmesi gibi bişey. bunu kavramam çok sancılı oldu burda. belki de kavradım demeyi daha kolay bulduğudan daha rahat baş etmek için söylüyorum. aslında kavrayamamış da olabilirim. anamın hayatımın, zamanımın ruhumun geçmişimin sikildiğini kabul etmek istemediğim için adam sikmeyi, büyürken her ağladıklarında kucağa alındıları için 'çiş yapmak' gibi bişey onlar için diye tanımlayıp, kendimce hayatı kolaylaştırıyorumdur. meşrulaştırmakta üstüme yok ya hani.

bazı tür insanlar var. hepsini not ettim. 'sen benim kim olduğumu biliyo musun'la başlayan çiğ folloşlar için ilk cümlem 'hayır tanışalım mı?' oluyor. bi kere biri aradı beni rezervasyon yaptırmak için oysa ki telefon numaramı bulması hatta rezervasyon için bulması imkansızdı. şöye başladık:
-alo, neslihan hanım mı?
-evet buyurun
-hah şimdi neslihancım ben ........, akşama 11 arkadaşımla geliyorum oraya. en önden 4 bistor ayır bize
-....... eee şey biz rezervasyon almıyoruz.
-nasın almıyorsunuz. ben oraya 4 senedri geliyorum, en eğlenceli en çok dans edip para harcayan müşterinizim
-.... ee siz nereyi aradınız?
-orası ...... diil mi?
-evet
-tamam işte akşam 12'de geliyorum yerim hazır olsun.

o esnada bi arkadaşımın bana telefon şakası yaptığından o kadar emindim ki 'siktir git amcık, işim gücüm var beni oyalama' diicektim ki birden aklıma direniş zamanı tayyip'in televizyondaki bi konuşması geldi ve içimden 'kızım bu adam gerçek olabilir bak tayyip'de gerçekten yaşıyo sakın küfür etme' dedim. sonra da
-dediğim gibi rezervasyon yapmıyoruz 11'e kadar gelirseniz sizi dilediğiniz yere yerleştirip ağırlarız dedim. kapadım telefonu. akşam geldiler. gerçekmiş adam. bunun gibi binlerce hikaye var. önceleri yanaklarım kızarıyodu ana avrat sövüp siktir git diymediğim içim sonra nasıl eğlenilirin yolunu buldum.

-bu dj kafayı mı yemiş? başım şişti akşamdan beri
-bi sorayım yemiş mi? siz ne dinlmek istersiniz

-misafirim türkiye'ye mal(loş) olmuş bi insan, o'nu en iyi şekilde ağırlamalısınız
-aa evet hatırladım o tivitırda çok komik şeyler yazıyodu di mi?
-yok o diil klibi de var

bi de ebesinin amına kadar ünlü olup anadan doğma ismiyle gelip mutlu edenler var. allah razı olsun.

bi kere barın içinde bu şarkıyı kulağımızda kulaklıkla dolabın içine bağıra bağıra söyledik. şarkı bitti arkamı bi döndüm herkes susmuş (içerde müzik de yok bi saaten sonra ya) bize bakıyo. mağmaya bi bilet istedim o an :) hepimiz çıktık hemen dışarı. ama neyse ki alaçatı serüveninde bu hikaye ilk ve tek değil benden önce de olmuş benden sonra da olacak. geleneği yaşatmak şeysi oldu bizimki.

şimdi ben personel diil de misafir dedikodusu yapınca personeli seviyom misafiri sevmiyom demek ki diye düşündüm. ama yok genel olarak insan sevemiyorum bazen. bi de misfir neden benim sevgilim olsun di mi?

burda gerçek hayatımda tanıdığım bi sürü arkadaşımı tanıyamadım.
-nesliiiiiiii naber yaaa? sen burda mısın? aaaaa
-.........................hööööööö eeee çok özür dilerim ışıktan çıkaramadım siz kimsiniz?
diye başlayan 7-8 utanç gecem oldu. insanları tanıyamıyorum burda. yapcak bişe yok. bi yandan hakkaten ışıktan olabilir, bazen çok endişeleniyorum acaba kör mü oluyorum diye. çünkü içerisi çok karanlık ama bazen de hakkaten çıkaramıyorum. mesela dükkanda tanışıp dışarda tanımadığım insanlar da var. hem de çok. rezil oluyorum yemin ederim. tanıyamıyorum işte n'apim. çok ayıp ama... öyle işte. hatta gözde'yi bile görünce ilk 5 saniye 'bu kız gözde'ye çok benziyo çüş ne alakası var' diyip sarılamadım. ööle mal gibi kaldım. ama dönünce bi göz doktoruna gidicem o kesin. karanlıkta yok gibi bi şeyim.

ilk ay bi paranoyam vardı burda. sanki 24 saat beni izleyen kameralar var her yerde sanıyodum. sonra geçti. ne zaman ki 'alla alla nesli sen bunu nası dedin, nası yaptın'a bağladım işleri o zaman o izlenme hissi geçti. artık yalanla daha barışığım. hem daha az yalan söylüyorum hem de biri yalan söylediğinde daha az görmezden gelip kandırıkçılık oynuyorum.


bazı blog isimleri buldum burda
abuşlabisezonalaçatı.blogspot.com
patlıcansorunsalı.blogspot.com
nesli5dakkakonuşabilirmiyiz.blogspot.com
tipinizikestim.blogspot.com
senyanlışanlamışın.blogspot.com
küfüretmepiç.blogspot.com
kişibaşıharcamasencenedenbukadardüşük.blogspot.com
ogençlerikazanmamızlazım.blogspot.com
pazaragüzeltişörtgelmişmi.blogspot.com
bennedenkimseyleöpüşmüyorum.blogspot.com
iyakşamlarsabitabicimnasilsiniz.blogspot.com
zabitageldimi.blogspot.com

zabıta ve polisle hikyeleri yazsam mı bilemedim. polis en iyi. zabıta desen....... (durdum 5 dakka düşündüm, yazamam buraya, sonra kısmetse). ama yunuslar ayrı bi case. onlar ne polis ne zabıta. düşün zabıta yavşak oğlu yavşak yunus onun bin katından 300 fazla.

buraya gelmeden evvel bazı geceler kabus görüyodum. böyle uzun bacaklı okka burunlu kadınlar gelmişler dükkana eğleniyolar, o kadar uzun boylular ki konuşmak için bistrolara tırmanıyodum. ama öyle olmadı. yine uzun bacaklar bronz memeler okka burunlar var ama beklediğim kadar çok olmadı. çoğu zaman deskin arkasında kalma avantajımı kullanıp göbeğimi saklayabildim bi de tabi o barın altından yüzümüze vurup her birimizi bebek gibi gösteren led ışıklar sağolsun :) bütün yaz gülüşüne kurban tatlı kadın oldum orda :) heheh.

iş zamanı aklımın en son çalıştığı şey kırıştırmak oldu her nasıl olduysa. öyle kaslı memeli biskolata oğlanları çok az burda. onlarda ünlü sörfçü çocuklar. anlamıyorum. bi kere bi çocuk 'telefonunu versene' dedi. aldım deskin üstünden alıp telefonumu (telefon makinesi yani) verdim çocua. sonra zaten ne zaman kartvizitime benim numaramı yazdılar iş çığrından çıktı. sabah 5 bucukta mesajlar gelmeye başladı 'kahve içelim mi?' ben de o esnada kipa 9'da mı açıyo acaba süt almaya meydana mı insem diye hesap peşindeyim. zaten sikmeye çalışıp çalışıp anlamadığım ortaya çıkınca ya çok tatlı kız ya çok taşaklı kadın oluyorum. bileseler halbuki naslı nesli'yim nasıl nesli. tabi bu arkadaşlarımız allahın ucuz atlatan sevgili kulları. memeli kaslı oğlanların bana yol yaptıkları hikaye zaten benim kendimi 1.80 ve 34 beden sandığım şuursuzluk anı hayallerinde oluyo. iğrenç oldum. hayatımda ne zaman karın kası maraş dondurması gibi olan çocuktan hoşlandım ki ben. varsa yoksa ezberden geyik. ama bazen ben de öyle kızlardan olmak istiyorum. sıkı göte karın kasına kukum sulansın, oğlan beni beğensin diye 'aaaiyy miii' diye sesler çıkarıp beğendiğim oğlanı tavlamak için tanga giymeyi bilen kızlardan olmak istiyom. onun yerine n'apıyorum, çocuklar yaya yaya çalışıyo diye protesto etmek için dükkana kareli pijama atletle gidiyorum. iyi ki miyim tüh müyüm bazen gerçekten bilmiyorum.

evimi, bahçemi, komşuları özlerim kesin. bi de hayat o kadar kolay ki burda. bi yere gitmek için 15 dakka önce hazırlanmaya başlamak kafi. tabi çok pahalı o başka. beldenin en ucuz kahvaltı yapılan yeri, hastane kantini. 1 litre su, bi kahve bi karışık tost (ama öyle uyduruk diil izmir usulü) 10 lira :) genelde bi kahve 10-14 arası düşün. o da genelde, böyle civarda falan. tabelası 100 senelik ahşaba el işiyle tasarlanmış yerlerin kahvesi 17-18. kazım amca yan komşumuz. her gün aynı soruları soruyor. bazı ctesiler pazara birlikte gidiyoruz. sebzeyi kokluyo almadan önce. tazeyse fiyatına bakmaycan diyo. bi de karısının üye olduğu çete var. öldüğünde gömmeyi unuttukları yaşlılardan. hepsi buralı. en gençleri seniha hanım. 65 yaşında. oğlu paris'ten geliyo 14 ekim'de. bana yamayacak kısmetse. dedim ben nişanlıyım kışa düğün var diye. rüyasında görmüş gelini olmuşum. bu işler kısmet işiymiş hiç belli olmazmış. bazı akşamlar keyfim yetişirse kahvemi onlarla içiyom ama bazen de yolumu değiştiriyorum ya görürde kitlenirsem diye.  bi de adını hiç öğrenemediğimiz akşam içinde 3 kere üzerini değiştiren asabi amca var. instagram'a koydum fotosunu. muhtemelen kazım'la kanlı bıçaklılar. akşam üzeri ikisi de meydanın en bakınaklı yerinde aralarında 3 metre mesafeyle oturuyorlar. bazen kazım amca bu aksi olanın karşısına geçip oturunca aksi amca taburesini ters çevirip meydandan vazgeçip kuş uçmaz kervan geçmez sokağa bakıyo saatlerce. akşam üzerlerinin en keyifli zamanı bi onları bi de yandaki kafede duvara projeksiyonla yansıttıkları looney tunes çizgi filmlerini sseyretmek.


bi şeyi 20 kere söylemek denen illetin ne olduğunu burda öğrendim. gerçekten bu hayatta değişik ve işime çok yarayan bişe öğrendim. bi şeyi 20 kere söyle yine gözünün içine baka baka yapmasın. bi yandan fobi de oldu bu ya 20 kere söylersem de anlamazsa işi. belki de söylemek denen şeyi ben beceremiyorumdur.

mahir'le hikaye bi sezona bedel. burda 1 olduysa mahirle 5 oldu. neyse ki ayda 10 gün burdaydı. bi de bütün yaz kalsa halimiz ne olurdu bilmiyorum. terliğin içine çorap giyen bi insan hayal etmemiştim hiç (yani bi neco var evet ama o zaten fenomen) hele ki çok seksiyim heycanlandın di mi diye sorma cesaretini göstereni hiç olmamıştı. içimden bişe olmasını dilerken yüksek sesle de söyleyip bi süre sonra gerçek olmasının ne demek olduğunu bildim sağolsun. gerçi sonra şımarık mımarık diyip ağlattı piç ama olsun. içinden kurup sikmeyen dost candır. bi de götü ve omuzları çoğiy :))) elleri bi de dudakları. uff :/

burda adım müdür ama aslında youth work yapıyorum gibi geliyo bazen. 30 tane 20'sinde insan sureti. aynı yerde yaşıyolar. buzdolapları banyoları ortak. aynı şeyleri özleyip (nutella) aynı şeylere üzülüyolar.  çoğu patlıcandan nefret ediyo. daha bu akşam üzeri 'ben bu şarkıyı dinlemek istemiyorum' 'asıl ben müzik dinlemek istemyiyorum' diye didiştiler. ööle durdum izledim.

tedaş'ı arıyorum elektrikler gitti ne zaman gelicek diye. piç azar kayıyo her sferinde hiç şaşmadı 'hanfendi ben nerden biliim' diye. şimdi nerden aklıma geldi bilmiyorum ama kuruldum yine ipnelere. bi kere dayanamadım ben nerden biliim diyince dedim 'aa pardon ben iki ekmek bi kilo domates siparişi vercektim,  adresi verdim nasılsa onu hallet gönder' dedim kapadım. amcıklar ya.

bazen evde delirip bütün paramı antikacılara verip bööle büyük yüzükler kolyeler alıcam diye evden fırlıyorum. daha yolu yarılamadan sikerler lan ne kolyesi sen kolye mi taktın hayatında diyip eve geri dönüyorm götüme baka baka. kipa'dan bi şişe kola alıp evde film izliyom. saat 8'i üç geçti, hava artık karanlık. hoşgeldi bahar :)

bu arada hayat gerçekten sadece konuşma yapabildiğin 1999 model bi nokia telefonla da mümkün. arada bi ipad'le gezmek pahasına da olsa telefon-uzuvsuz bi hayat mümkün. (tamam lan yalan söyledim o kadar da abartmıyorum) ama fena değil he :)

2 saattir yazıyomuşum hava karardı. hadi gittim. sçs kib by 

15 August 2013

1500 kafalarda elime yazdığım küçük notları bi gün buraya da geçirir de çok güleriz diye her gece kendimi kandırıyorum. temmuz'un ilk 10 günü bütün imzalı işlere haziran, ağustos'un ilk on günü de bütün maillere haziran yazdım. her sabah kasa raporu yazarken 'ohaa ne zaman bu gün oldu ulan ne çabuk geçiyo zaman' diyorum. ne zaman ki uyanıp yarı pijamalı güne başladığımda saatlerimiz günün henüz 19 küsürlerini gösterdiğinde 'bitmeyen gün yapmışlar' diyip saatler sonra yazılacak kasa raporuna kadar cebimde telsiz yüzümde bin gülücük nefesimi tutup 'ay çok tatlısın' neslisi oluyorum. bazen birileriyle konuşurken içimden 'biliyo musunuz aslında benim ayaklarım kokuyo ama kopmasından iyidir bi de aslında böyle tatlı durduğuma bakmayın 2 aydır kabızım kakamı yaparken şakaklarımdaki damarlar çok çirkin görünüyo, yersen' diye kendi kendime konuşmaya başlıyorum. aynı anda 3 şey konuşabiliyorum. 'telsize' 'karşımdakine' ve 'içime'

en yakın arkadaşım olmasa da kendisi henüz sohbet etmekten en hoşlandığım kişi boyacı yavru kartal. kitaplar hediye etti bana, gelin olduğumda takarım diye boncuklu pullu saç şeyleri verdi. pazarda tezgah abilerine sarmak domatesten sıcak havadan konuşmak rehabilitasyonun en kralı bazen. bi kere sabah 11'de uyandım gece 11'e kadar hiç susmadan konuştum. o kadar çok konuşuyorum ki ama hiç bişe söölemiyorum galiba çünkü eş dost gelince aa ulan kaç zamandır konuşmuyorum ben sesimi unutmuşum diyorum.

sesimi özledim :/

21 May 2013

kaba etim ve egom üzerine anlamlı ve de değerli bir metin yazdım sizlere

birbirimizin halini hatrını sormaya üşendiğimizden mi, götümüz yemediğinden mi, n'aber diye sorup başka şeyler duymayı beklediğimizden mi, neyin peşinde olduğumuzu anlamak için önce neyin içinde olduğumuzu anlamak için mi bilmiyorum ama bu bir günde 25 sayfa görüntüleme ne çok merak ediyorum.  bişeyler zamanında yanlışdıysa olur öyle belki de. belki de yanlışından diil de doğru olamadığı zamanlarda işimize geldiği için sorgulamadan devam ettiğimiz içindir. ya da zamanla sorgulayıp kalan hayatlarımıza daha korkmadan tutunabilmek, yaptığmız orospulukların vicdan azabından kurtulabilmek için DOĞRU'larımız olmalı artık bilmişliğiyle kendimizi, aldattığımız insanların yanında günah çıkarmadan yürüyebilmek için birbirimizi yargılıyoruzdur. aldatma hikayelerimizi meşrulaştırıp, düzgün insanlar olabilmek için kendimize dönüp bakmaya cesaret edemediğimiz için başkalarının eylemlerini sorguluyoruzdur belkide. e dolayısıyla birileri hikayede daha ahlaklı, daha tutarlı ve daha güvende hissedebilsin diye, sikinin kaç santim olduğunu öğrenmek için eline cetvel almak yerine kulağını kapılara dayayıp duyduklarının muhasebesini kendi korkularının sesini dinleyerek yaptığımız için kendi doğrularımız başkalarının yanlışı oluyo. hikayede yanlış olan, sikinin olmaması diildir heralde.

belli ki doğarken egom götüme kaçmış çok korkmuşum. sonra bunu kimseye söylememeyi uygun görüp, söylemeyi uygun gören insanlarla tanıştığımda çok kıskanmışım.
belli ki birbirimizi fikren ve bedenen aldattığımızda 'gelmiş ki yaşamışız, olur öyle hayatta' diyip devam etmek için, sırf inanması daha kolay olsun diye kendime, vicdanlı ezberlerimizle kabul etmek zorunda olduğumuz yalanlardan söyleyemiyorum.
belli ki ben hep yalan söylüyorum.
belli ki hesap yapıyorum.

dün bi tivit okudum. avrupa birliği idolüm egemen tivitlemiş. 'sen ne kadar bilirsen bil, senin bildiğin başkasının anladığı kadardır. mevlana c. rumi' yazıyodu tivitte. mevlana bok yemiş dedim içimden. az evvel de şunu düşündüm: egemen hep, işte bizim gücümüz işte bizim büyüklüğümüz kafasında ve hep birilerine laf sokar birilerine de yamanır stayla tivitler atıyo. (belli ki o da peşinde olduklarını meşrulaştırmak için bi kafalara girmiş. akıl sağlığımız için hepimiz bi kafalardayız. su kadar lazım kafalar bunlar) ben de buna tutulup bok atıyosam kendimce bi egemen sayılırım. neden onca insan içinde egemen'e tutuldum bi sordum kendime. mevlana'ya kılım ondan ya da ben de bir egemen'in kendimce -de farketmek hoşuma gitmedi-
hepimiz mevlana taklidi yapan egemeniz. ama neyse ki ahlaklı, kabul görür onay bilir değerleri olan insanlarız. hep birileri olalım tamam mı?

kendimle kavga etmeyi biliyorum ama kendimi dövmeyi bi beceremedim gitti. yani dövüyorum da sonra 'acımadı ki acımaadı kiii' diyip kendimle taşşak geçiyorum. işte o zaman daha da öfkelenip daha sert vuruyorum zaten bi süre sonra kaba etim öye bi uyuşuyo ki hissetmemeye başlıyorum gibi oluyo. işte bu da böyle bir anım, siz sevgili dostlarla paylaşmak istedim. iy günler.

04 May 2013

koyun acayip asfalt facebook yapay coşku medya kategorize haberdar çiğköfte deniz yer için arka plan mısır hadi üçümüz tamam 16sıkım. az evvel burda oturuken evin muhtelif yerlerinde kulağıma çalınanlar.

'keşke' ve 'bi süre sonra'larla geçiyo günlerim.
umarım 'keşke' kalemim olsaydı diye başlayan tüh'lerimle neyse lan 'bi süre sonra' diye biten kandırışlarım, neşeli günlerdeki saadet hanımla kazım efendi'nin birbirlerine attıkları yüz yıllık - üç kuruşluk tribin bitmek tükenmek bilmez dilemmasına benzemez umarım. ya da benzesin aq nasılsa sonu hemhalli duhullu, mutlu bitti.
sığsın nesli. sığ :)

27 April 2013

o köprü sana girsin nesli

aklım komikliklerle dopdolu. peh :)

bazen çok içinde olunca o kadar da komik olmuyo elbette, kenara çekilip sakinleşebildiğimde izlemek nasip olursa eğleniyorum. bostancı'ya alışverişe gidip elim boş götüm yaş eve dönen halimle ya da kabataşlı deli doğan'ın gözünden bakıp acaba şimdi ordan nasıl görünüyodur tüm bunlar diye düşünebildiğimde daha eğlenceli oluyo.

son zamanlarda yeniye verdiğim alerjik tepkiyle kavgam, evdeki birbirinden orjinal iki şahsına münhasır insan suretiyle uzun süre vakit geçirince 'neslicim hayatta ne arızalar var bak bu yaşa gelmişler hala bi ümit devam ediyolar' yüzleşmesine yenik düştüğünde daha yaşanır hale geliyo. sağolsunlar. yeryüzünde nefes alıp veren her türlü canlıyla kurmaktan imtina edip insan türüyle yetindiğim duygusal bağ düğmesi şimdilerde çatıdaki martıyla konuştuğumda beni duyduğunu sandığım için tutukluk yaptı. evde olmadığım zamanlarda 'acaba hala orda mıdır lan?' diye meraklara gark oluyorum. ama neyseki hala martıyla konuştuğumu kimseye itiraf etmedim. arada bir yemek verirken sesleniyorum sanıyo herkes.

bi gece kköy'den dolmuşa bincektim dolmuş daha booştu bi sigara içiim dedim. ateş bulamadım çantamda. buraya kadar herşey net ve anlaşılırdı. sonra polisle never ending bi diyalog, takside 3-4 çocuk, karaköy'de bi parti ve bardan istenen 3 su 1 biranın acid için olduğunu anlamamla biten hikaye var. çok yazasım vardı ama unuttum. henüz dolmamış dolmuşla tüm o hikayenin ne alakası olduğu unuttuğum detaylarda gizli :/ bazen sabahları saçlarım o koca kafama o kadar kötü yapışıyo ve yüzümü yıkadıktan sonra aynaya baktığımda o kadar fena şaşırıyorum ki, bazen sadece koca bi kafayım da aslında bacak kol vb yerlerim koca bi rüya gibi geliyo. sonra kendimi koca bi kafa sanan halimle işte anca karaköy'de nasıl düştüğümü bilmediğim partilere gidebilirim diip rahatlıyorum. her sabah uyandığında bu kadar çirkin olmak sadece bana mahsus bişe olamaz di mi ya? insan dediğin sabah maymun gibi olur. sonra duş makyaj bi iki rötuş falan anca hepimizin insan dediği şeye dönüyo insan di mi? yani eğer öyle diilse boşuna çabalamiicam, benim de bi sabrım var bu hayatta. neyin peşindeyiz? yani insanlık sabah uyandığında gördüğü şeye şaşırıp hayatın gerçeğini sorgulamıyosa ben gerçekten bi an evvel kendime çeki düzen vermek için elimden geleni yapıcam, söz.

tabi 'gerçek' kelimesi ve haliyle yaşadığım kaybolmuşluğum şimdilerde iş başa düşüp de kendi götünü kendin kolla kendin topla başlığında anlatılan bölümde biraz daha çetrefilli oluyo. yani pantolondan sana öyle geliyo diye bi laf var ya onun gibi bişe. 'kendi' 'göt' 'topla' 'yiyosa' 'böyleyse böyledir' vb. hallerim anlatılmaz yaşanır stayla kategorisinde her battle'ın birincisiyim.

tektekçi zamanlarımı düşündüğümde kendimi semiha yankı gibi hissediyorum. ama bunun ne demek olduğunu burda anlatmam çok zor. ezberlerimle ezberleyemediklerim arasındaki sıkışmışlığım yan sokaktaki pavyona gittiğim gece sakinlememe neden oldu. hayat kimilerimiz için saha kimilerimiz için proficiency kimileirmiz için sınav kimilerimiz için 'hayat işte alla şükür' kimilerimiz için yarış... (şimdi birden sensin la o kimilerimiz dedim) (kafamı sikiiim)

hayat benim için son günlerde dün kadar, bugün gibi... yarın da her ne olacaksa benim olduğum yerde olsun. bu sabah içimde rana alagöz patlaması bi tesadüf diilmiş demek ki :) insan kendine 'sensiz dünya sanki bomboş kalpler anlaştıkça hayat ne hoş, şimdi uzat ellerini, kapatma gözlerini, söylesin o gözler bana hala sevdiğini' diye şarkı söyler mi yaa :/ ben söylüyom işte. sonum hayrolsun demekten vazgeçtim, bu iyi haber.

denk gelmelerin hastası neslisiyim. denk geleni aşk mı sandık jenerasyonusunuz ne sanarsan san cümle içinde aşk geçiyosa ne güzel çocuum gibi bişe dedi annem. (kendi kelimelerim bunlar tabii ki) bi yandan da annenin kafası bu kadar karışıksa nesli'nin hala balkonda korkup manzaraya sırtını dönüp oturması garip olmasa gerek diye düşünüyom.

şıradaki şarkı ajdaaaa pekkan'dan bir gece sahnede... büyüdüğümde hande yener olma isteğiin ajdaa pekkan'a dönmüş olması olgunluğıumun en öenmli göztergesidir bence. raad olabilirim artık. 

31 March 2013

BEN

uyuyorum, duruyorum, uyuyorum, duruyorum. sonra biraz uyuyorum. bazen de duruyorum. arada bir uyuyup sonra yine duruyorum. ha bi de uyuyorum durmadığım zamanlarda. sonra biraz uyuyorum. duruyorum. durmuyorsam kesin uyuyorumdur. ama uyuyosam o başka o zaman kesin duramıyorumdur. eğer duruyosam zaten uyuyamıyorum demektir. 

26 February 2013

genç mi bank?

eğitimlerde ya da uzun günlü toplu aktivitelerde sürü psikolojisi kisfesi altında gaza gelmek suretiyle çekilen şemmame'ye direnip 2003'ten bu yana 'halay'a hayır' sloganıyla yürüttüğüm kişisel eylemim, 16 yaşında 32 insan yavrusuyla 5 gün aynı yerde kapalı kalınca götüme kaçtı. harlem shake'te end up etmiş olmam sığ, şekilci, her gördüğünü isteyen ama neden istediğini bilemeyen bünyeme uygun bi şekilde hayat buldu.

'30 yaşına gelip/geçip 16 yaşında insanlarla iyi iletişim kurabiliyom diye bu iş yapmak ayıp mayıp' diyip durdum. hala biraz haklı olduğumu düşünüyorum ama bi yandan da farkettim ki biraz durmaya ihtiyacım var. devam etsem gap'taki ablalardan ne farkım olcaktı. ya da farkım olmasa n'olcaktı? herkes işine bakıo aq günün sonunda. 'nesli abla çok uykum var hiç bişe anlamıyorum bu konuştuklarımızdan, bi yılda 3 mevsim var onu biliyorum da ayları hep karıştırıyorum şubattan sonra mayıs gelmiyo muydu?'yu duyduğum an içimden çıkan 'lan ağzını burnunu kırdıktan sonra mı benzin döküp yakiim seni yoksa önce yakayım sonra mı 83 parçaya böleyim? 5 gündür ne konuşuyoz burda' haykırmasını durdurmak için harcadığım enerjiyle, beyin kanaması geçiren birini ruhsal şifa meditasyonuyla iyi ederdim yeminle. ben nası 16'yken pasaportum yanımda olmadan dış hatlardan geçerim gerçeğine inandımsa bu hayatta birileri yılın 3 mevsim olduğuna ikna olmuş olabilir. biri sanmak biri bilmekle ilgili gibi gelse de aslında nerden bakarsan oraya çıkar hesabı, ha bilmişin ha sanmışın 16'yken kimseye komaz. nasılsa şimdi ikisini de aklım almıyo. mühim olan benim ya da senin aklının almaması diil bu hayatta 3 mevsimin 4.'sünde pasaportsuz birilerinin dış hatlardan geçebileceğine inanıp buna yeltenmesi.

ne oldu bitti az buçuk fikrim var. ama 'noldu lan orda demeden' de duramıyorum. o iş olur cano :) hem de çok güzel olur. yeni kafalar. içine nanformal kaçmış cepten yiyicilerle kendini allah sanan ergen sevici yuut vörkırlar (misal, biri genç osman biri ben) arasında bi yerde hala neden/nasıl nanformal ve hu iz yuut vörkır diye kafa patlatan birileri var git onlara sor aq dedim. adı hıdır, olanın elinden gelene kurban stayla. şaka maka 10 numara iş oldu. yapınca oluyo işte lan. yavaş olsun o ayrı mevzu tabi :)


şimdi asıl konu şu: pasaportu alıp şubattan sonra gelen mayıs ayında to do list'te var etmeden kendimi, nereye kadar gidebileceğim. 'nesli hıyarlık edip durdun' diyen diğer yarımda hayat bulmuş dünyalı canlılara 'napim aq gerçek gelmiyo artık, azcık durmam lazım, ben dururken ilerlerseniz boşlukları doldurun da arka kapıdan bineriz belki, binemezsek de kısmet' diyorum. neyin peşindeyim bilmiyorum ama peşinde olmadığımı bildiğim bişe için de koşmuyo olduğum için acıyan tarafıma 'ciciiii ciciii' diye ayar vermeyip 'kes lan azcık da çalan şarkıyı duyalım' diyorum. (tam o esnada noel gallagher's high flying birds, the death of you and me çalmaktadır. bak sen allaan işine)

en sevdiklerimden biri taa bi zaman 'ulan insanlar neden kendilerini mutsuz etmek için bu kadar uğraşıyo aq yürü gitsin' demişti. sonra kendisi, kendimi mutlu etmek için 'hacı bu böyle olmuyo diyip gitmeler 1500' başlıklı mutsuzluğumun öznelerinden biri oldu ama allah ne muradı varsa versin (dinimiz amin çüş) kronik mutsuz olmadığım için gidemeyen, gidene bok atmadan duramayan, bok atarken kedi çişi kokusu içinde göbek kaşıyan, köşeli zihinsel kıvrımlar içine kusukta uyuyakalır gibi çöken olmadığım için zaman zaman iyi hissetmiyo değilim sırtımı afferim diye sıvazlarken. fırat gibi kendine malik oğlum olsun (ama kafası yuvarak ve büyük olmasın) dünya götüme girsin umrumda olmaz. zaten kızım olcak. zelişan fiyona :)

doktorcum mutlu olduğumda herkesi üzcekmişim gibi geliyo ölcek miyim? le başlayan her hikayenin sonu benden başka bütün kronik arızaların kendini 10'dan geriye sayarken 3'e gelmeden imhasıyla son buldu. bknz: ocak 2011'de bütün yakın çevermin amerikada yayınlandıktan 1 saat sonra onlayn orjinal versiyonunu izlerken, benim ekranda ''task queue failed at step 5: playlist could not be loaded due to crossdomain policy restrictions'' yazdığı için en son internet gazetesinden sahnelerin capture'larına baktığım  yalan rüzgarı sezon 16 bölüm 92'nin izlenememe vakası. şimdiki mottomuz 'çocuğun yanında küfretme amına koim'.

ben niye mutlu olduğumda herkesi üzücem diye korkup ölücem mi diye soruyom. #çünkübenmutluolmayıbilmiyom.net :) neyse iyim bööle. mutsuzluktan ölmüyom, mutlu olmayı bilmiyom sadece. yoksunu olmakla becerememek başka şeyler ki, 'becerememek bizim işimiz hacı' diye neonlu tabela var bizim evin kapısında. ev mi? ne evi? hangi ev? ev mi dedin? ev dedim ev, koltuklu oda demedim alooo!

allah vermiş 10 parmak bi beyin. başka da bi sikim yok aq.
son bomba son sözler vol1: arkadaşlar cinsel sağlık dediğimizde öpüşmek tokuşmak gelmesin aklımıza sağlıklı bireyler olarak bedenimizi tanımak önemi. tanıyalım ki sağlıklı olalım. hepimizin memesi kukusu pipisi var bunda utanıcak bişe yok (ssssssssssssssssssssssssss sıçtım mavisi)
son bomba son sözler vol2: şeyy alo, ii günler ben geçen gün sizden bilgisayar almıştım da siz lion kurduğunuzda koyduğum şifreyi unuttum, nası yapsak? (zzzzzzzzzzzzzzzzz son cevap hakkınızı da kullandınız sıra diğer kulumuza geçiyor)

anne içine fil kaçmış büyücü oldum ben. oysa ki cadılar sendikası daha eelenceli :)

güzel güzel yapıp 'aa bu da oldu, sikerim sıkıldım ben volüm 7384204y4dfghjdjhsaf: bursu 3 seneyle birlikte 10 dakkalık uyku için çöpe atMAk!

tek sorun tek çocuk olmam olamaz bence. amele gibi bütün kabahati başkasında arayıp söyleneni dinleme yetisi henüz gelişmemiş, soyutlamaözürlü -laz çerkez, kürt, şopar farketmez- 16 yaşında insan yavrusu gibi davranmak ben doğarken içime kaçmış. yaş 33 hala altıma sıçıom. 'ben yapmadım mdmi yaptı anne' diye donumun üstündeki asit resmini gösteririm artık amcalara.

ay amma yazasım varmış. kestik!

12 February 2013

kendi ses tonuma sokayım derken bi tarafım da amına koim lan çok beğeniyom sesimi diyo. e sonra düşünüyorum duyduğum ses aslında benden çıkan ses diil ki :) ses benim olduğu için mi yoksa duyduğumun aslında duyduğum gibi olmadığını bildiğim için mi bayılıyom, bunu hiç bi zaman bilemiicem.

niyetimin iyi olması aslında iyi niyetli olduğumdan değil o esnada kendimi kandırdığımdan olduğu için. birileri de iyi niyetli olduğunda 'hacı farkında diilsin ki aslında kendini kandırıyosun' diyemiyorum. olana bitene inanıyorum geçiyoruz. sonra 'la nesli ne salaksın kızım her boka inanıyosun' diyorum. e öyle dediğim zamanda, sanki ben inandığımda karşıdaki yalan söylüüyodu da ben de ona inanıyodum gibi duyuluyo ama aslında öyle diil. karşıdaki safoş, o da aslında o esnasında her ne diyosa kendiliğinden, inandığından diyo.

'bişey hem öyle hem de böyle' vs. 'bişey bişeyse diğer şey asla olamaz' stalya kafa karışıklığım ne olcak benim böyle?

şimdi sessiz sessiz dururken birden ağzımdan 'hiç bişey' çıktı. ne ola ki bu hiç bişey?
kendi mi
kendim mi?
kendiliğinden mi?

kendi kendime kendiliğinden çıkan sesleri bir araya getirip yüksek sesle söylesem nasıl olur acaba? hem sesimi beğenen hem de söylediğinden şüphe duyan olmam belki :) 'bi öyle bi böyle' ne demek ulan isyanım son bulur belki. bunun için önce söylediklerimden öte söyleyemediklerimi hatırlatmam lazım kendime. kendimin olduğunu sandığım yanarlı dönerli halimden değil de kendimin olduğunu bildiğim e biraz da küçümsediğim halinden tutup yürümeli belkide.

arasında sıkışıp kaldığımı sandığım seçemediklerimden kelli, bilmediğim için seçemediklerime baksam biraz.
domates mi lan bu? ne seçiyorum aq!
e bi nevi domate aslında. keyifli olsun lezzetli olsun istiyorum.
e seç o zaman.

kendini seven neslisi içime kaçmış benim. sıkıştığı yerden kazıyorum. bi soda bi duş, oh mis :)

iki şey arasında sıkışıp kaldığımda o şeylerin birinin aşk birinin kendim olduğunu söylemekten çekinip 'şey' demem benim delikanlı taraflarımın parazit yapmasından. nesli üstüne alınmasın sakın. kendisi bizim canımız günün sonunda. amin.
'ahlak' öğrendiklerinden kelli sınırını bilmektir.
yersen.
haddini de bilirsin. afferim otur 0.

01 February 2013

ezberlediğimiz bazı şeyler var insanoğlu olarak. benim de kendi çakma insan ayırma yargılarımla o ezberden kopup gelen bazı fotoğraflar var aklımda. gözümde şöyle birşey canlanıyor: tv'de bir bilgi yarışmasına katılmış otuzküsürlerinde bir kadın. şık, taşrada üniversite okumuş, başka taşrada okuduğu anadolu lisesinden sonra üniversite için gittiği taşrayı beğenmeyip küçük yerde büyük insan olmaya karar vermiş. biraz sivilde nasıl giyindiklerini unutan yeni mezun ilköğretim okulu öğretmenlerinin 'şık'diye tanımladıkları döpiyesten bozma eteğinin üzerine mango'da hiç bi zaman indirime düşmeyen (ki binde birdir bu ihtimal) hafif transparan bi bluz giymiş (ama içinde yakası yüksek askılı atlet var). ekranda ööyle duruyo, bacak bacak üstüne atmış, ayakları yerden 45 santim yüksekte ve kendini tanıtırken diyo ki: 'bi süre özel sektörde çalışıp akademisyen olmaya karar verdim'. belli ki gözleri yeni bozulmaya başlamış. gözlükler çerçevesiz ince camlı. saç telleri en ince, önce fön sonra kahküllü topuz yapılmış.

bişe daha: metroda yürüyen merdivenlerde yürüyen insanların arkasından 'merdiven zaten ilerliyo ki nereye kadar gitmeyi planlıyo bu salaklar' diye laf atan çarşı iznine çıkmış deri ceketli genç erkekler var bu hayatta. bu hayatta onlardan o kadar çok var ki...

bi de: baktım 16 gb 1800 liraydı ona o parayı verene kadar gittim 32 gb aldım kafası var. aq napcaksa o 32 gb'ı? mal mısın nesli? vapurda engıri börts oynadıktan sonra sıkılıp yutub'da uykusunda gülen kedi videosu izler.  

'büyük kelimeler'le 'kocaman laflar'ın anlamı arasındaki fark kadar ince ve bi yandan da soyut şeylere takılmaktan cümle kuramıyo olabilir miyim? 
olmak'la doğmak arasında 
olmuşlara acıyıp doğduğumu yüceltiyorum, 
doğmuşlara acıyıp oluşumu yüceltiyorum, 
(o esnada hangisi işime geliyosa stayla, en sevdiğim)

yücelttiklerimde olamayışımı, doğuşuma kabahat bulup kaytarıyorum
olduklarımda yüceltemediklerimiyse, doğamamışlığıma veriyorum.
doğuştan olmamışlıklarımı yüceltmek ister gibi durup, olmamışla doğmamışın aşkını arıyorum. 

aklım nasıl çalışıyo bilmiyorum.  italik olanları yazmak için oturup nerden geldiğini anlamadığım  üç saçma komik paragraf yazıp sonra italiklere geçerken, bi yandan her ikisi arasında kendi içimde çok garip bi bağlantı kurdum. her ikisi de içimde, üzerinde aynı renk kalmele yazılmış aynı kategorideki korkularımı saklayan rafta duran kutuların içinde aslında.

olmamışlarla doğmamışlar sokaklarda ellerini kollarını sallaya sallaya geziyo. biz buna hayat diyoruz. o yarışma programına katılan kadından ya da metroda laf atan asker çocuktan ne farkım var? yok ki! tanrı da yok. e o zaman neyin kıyasını yaptık nesicim? 
yok bişe, sümük akyo!





09 January 2013

06 January 2013

her yüksek sesle söylediğimde, hissi daha da gerçek oluyo
daha yapılabilir olması içinse susmak lazım sanırsam.
ee? sesli söyleyince var susunca yok olan şimdilerde yaşadığım.
geleneksel yıl sonu muhakememi yapamadan yıl kapamış olmam bir geleneğin bozulması olmadı bu sefer sanırsam. her neyin muhakemesini yapıcaktımsa da bu hayatta ne kadar homo olabileceğimi görmüş olmamın yerini hiçbi şey tutmiicaktı nasılsa. seneyi muhakeme etsem n'olcaktı ki?

aylarca mızlandım içerde: e yapıom yapıom bi sikim olmuyo diye. kadın da bana diyodu ki: kendinize biraz zaman verin. al sana zaman! meğerse neler olmuş neler.

kağıda kaleme terfi etmek zamanı geldi gibi hissediyorum sıkça. sonra kendimi bır bır konuşurken buluyorum. kağıt kaleme terfi etmenin düşmanı diildi aşk oysaki.

bazen yanılabilir
bazen susar
bazen konuşmak ister
bazen dinlemek ister
bazen yalnız kalmak ister
bazen arkadaş ister
bazen gitmek ister
gider bazen
bazen gidemez
bazen hiç gidememekten korkar
bazıları sonsuz neşeye dolar
bazıları sonsuz geceye
bazen ölürsün
bazen ölemezsin
bazen bütün koşullar uygunken bile ölemezsin
bazen kendinden uzaklaşmak ister insan
bazen gidersin, sırf dönebilmek için
bazen ağlarsın bayaa
bazen ağlayamıyosun bayaa bayaa
bazen içiyosun
bazen çok ama çok fazla içmek istiyosun da
bazen sen zaten içmeye gidiyosun
bazen acıbadem'den bi  taksiye biniyosun kadıköy'e gidiyosun
bazen yüzüne bile bakmıyo
bazen bi kadın geliyo oturuyo karşına ve ağlıyo
kadınlar hep ağlıyo
bazen bi kadın sana, en çok korktuğum şey bi kadının göz yaşı dedi kendi adına
eğer çok sevdiysen diyo, eğer çok sevdiysen oysa bilmiyo ki sevmek bir an'a ait
herşeyin başı su.
felsefenin de...

bu repliği neden çok sevdiğimi şimdi anladım. onca tırı vırının sonunda herşeyin başı su diye nokta koyduğunda genç abimiz, bloğa bazen yazdıklarımın sonuna 'kodum kabak kendine iyi bak' hissinde imzalar atmamı hatırladım. ne hisle ne yazarsam yazayım, sonunda hep bi cıvıyasım geliyo işte. halbuki kağıt kalem alsam elime bunların hiç biri olmiicak.

insan işerken ağlar mı? ben ağladım :)