06 July 2012


geçen hafta kafayı kırıp moda'da kayboldum. sanirim bi 25 dakika falan caddeye çıkmaya çalıştım. o esnada bi ses 'uzak ışıklı ve değişik' dedi. uzak ışıklı ve değişik olan bi yer tarif edicekti sanırım ama birden error oldu ses kesildi. şimdi yine başladı. tatile geldik aq güya dinlencez. yordu yeminle bu ses.

emekliye bağlamakla bağlamamak arasındaki kararsızlığımı 'içkiyi bıraktım' cümlemle başlayıp endişeli bi ses tonuyla 'ben bi votka vişne alabilir miyim?' sorusunu sorana kadar geçen zaman aralığındaki dengesizliğime vuruyorum. en kötü gecenin sonunda kerem'den başka gören olmadı halimi neyseki. o da zaten ne kadar yadırgar bilemedim. çok bezemişiz sanki. ya da konuşmadan ölene kadar takıldığımız için susarak anlaştıklarımız olduğunu varsayıyo olabilirm her zamanki gibi. benzer zamanlarda benzer şeylerin köşesinden benzer nedenlerle dönmüş gibi bi hava var sessiz olanda. neyse sikerim uzun işler bunlar. yeri de bura diil.

bin sene sonra dayımla yengemi götüme kadar içip öldüğüm bi gecenin sonunda 3 saatlik uykudan kalkar kalkmaz gördüm. hiç bozuntuya vermedim, gittim öpüştük geceyi anlattım sonra ''ee siz neler yapıosunuz'' dedim. devam ettik. çok büyük utanç olması gerekirdi halbuki. olmadı. ne değişti acaba? sonra kaldığımız yerden devam eder gibi oldu. ben nerde kaldığımızı çok harılamıyorum ama yengem elbette her zamanki anılarını anlattı 'böyle geceleri gelir vedatla ikimizin arasına yatardın' 'saçların kıvır kıvırdı böööyle buralarına renkli renkli tokalar takardın cici cici...'' e değişmiş işte.

kaybedilenler listesine en son soktuğum şey yeni aldığım g-shock saatim oldu. ömrü o kadarmış. zaten çok ısınamamıştım. utanç gecesinin sonunda takside üzerimdeki tüm fazlalıkları çıkarıp kerem mürşit ve nesli arasında paylaştırdım. sonra taksinden inerken farkettim ki nesli'ye emanet ettiğim ayakkabılar yok. sonra çocuklardakini kontrol ettim, ikisi de emanete canları gibi bakan sorumluluk sahibi delikanlılarmış. onlara verdiklerim onlardaydı. ama sonra nasıl olduysa saat gitti. canımız sağolsun. çıkar bi yerden.

burak keşfetti bloğu... her seferinde yeni biri keşfedince çekiniyorum azcık yazmaya 'ulan şimdi bi de bu halimi bilcek' diyorum kendi kendime de son zamanlarda şunu farkettim aslında herkes bilio her halimi. ben bokunu saklayan kedi gibi olmamış gibi davrandığımda kimse anlamıyo diye düşümüyorum. halbuki her sik ortada. saklanıcak bişe de yok halbuki. bazen ben olmaktan utanıyorum ama yanımdakilere soruyorum 'benden utanıyo musun?' diye :) dün gece 'o karının amcıı bu kadar' diye yolun ortasında bağırıp kafama oturtup döndürme hareketi yaptığımı hatırlattıklarında da sordum. ''hahah yok canım olur mu? dedi burak. yaptığım saçmalıklarla yanımdakileri utandırmaktan korktuğum için başıma ne saçmalık getiriyosam tekken getiriyorum sanırım. bu, küllüğü arka cebime koyup sonra da üzerine oturup kırdığımda kendimi salak gibi hissetmeye benziyo. küllüğü yanımdakiler gibi düşünürsek sanki götümle yaptığım bi hamle yüzünden kırılıcaklar gibi.

tatilin henüz 3. gününde 'of ulan amma da yaydık, daha çok var bitmesine' diye kurtlandım. her akşam üzeri saat 4-5 gibi içime bişe kaçıyo ve yerimde duramıyorum, ama o kadar yayar pozisyondan harekete geçip bişe de yapamıyorum sonra geçen 2-3 saat içimden küsüyorum. bi de dışımdan küsebilsem keşke. bu içinden küsmek de erkek üşengeçliği gibi. erkeklerin külfet gibi görüp yapmaya üşendikleri şey gibi dışardan küsmek. bi üşeniom gibi. halbu ki götüm atıyo ondan küsmeye cesaret edemiyo olabilirim. bi de 'kendi kendine küsmek' saçma diil mi? küscek kimsem olsa daha kolay. hühhhüüüüü hüü diye ağlasam mı acaba bu saçma hali dramatik hale getirip daha inandırıcı olmak için. te allam ya!

hayatımda ilk defa yüksek sesle bişeyi kıskandığımı söyledim. alkış! bi yandan da hayatımda ilk defa kıskandığımı farketmiş olabilirim. insan oluyorum oğluuum :) olabildiklerimi farkettiklerim listeme kötü, korkak ve sadık olmayandan sonra 'kıskanç'ı da ekledim. bu iyi bişe. demek ki dünya ve üzerinde yaşayanlarla bi iletişimim var artık. dünyanın benim etrafımda dönmediğini de anlamam için nedenlerim var. ben ve insanlar... içime almadan ama almış gibi de yapmadan onlar orda ben burda yaşayıp gidiyoruz diye bişe var bu hayatta.

burda yazarken bazen içimdeki muhasebeyle dışımdaki olayları birbirine karıştırıyorum. oysa ki içimde muhasebe olmasa da herşey dışımda olsa beynimdeki filler malülen emekliye ayrılıp birbirlerinin münsip yerlerine duhul etmek suretiyle yaptıkları yorucu eylemden vazgeçseler... dünya da barış olsa gibi bi dilek oldu bu...

tatil de bi nevi mesai işi hacı. burda olmanın sorumlulukları var. oysa ki... kim öğretti lan bize tatilde insanlar dinlenir diye. dinlenmeye geldik amin de benim kafa sürekli mesaide... bırbırbırıbır kafamın içi konuşuyo. baydım yeminle. oysa ege öyle mi? müdür uyanık olduğu her saniye fiziksel eylemde ve gülümsüyo. sonra uyuyo dinleniyo yine atom'a bağlıyo koşup yüzüyoi canı meme isteyince nurcan'ın elinden tutup uygun bi yere oturtuyo sonra da memeyi açıp sütünü içiyo. işi bitince kalıp kaldığı yerden devam ediyo. eminim uyurken (ki kendisinin tatilde olduğu anlar uykudaki saatler bence)

burak'ta nüfer abi huzuru var bence. ama nüfer abi daha komik bence sıkılıp daralınca ellerini beline koyup, az sonra volta atamaya hazır pozisyonda bi pozla yürüyo. burak gördüğü herşeyi almak isteyen bebekler gibi gördüğü herşeyi bebeğine alıyo :) ne kafası anlamadım. annem olsa 'anne olunca anlarsın' derdi. ben anladım hacı anne olamam. la oğlum herkes nası oluyosa sen de öyle olursun dediğini duydum sanki nurcan'ın ama hacı o iş ööle diil. sabır mabırdan öte götüm kadar bebenin aslında senin benim gibi insan olduğunu bilip hareket etmek bence mevzunun özü. ama insan kendi içinden çıktığını bildiği şeye dışarda 'insan' gözüyle bakamaz. yani ben bakamam. bana ööle bakmamışlar o yüzden ben de bakamam. hamurum öyle karılmamış benim. aha geldiğim hal bu.

öldüğümüz gecenin sabahında yatmdan evvel kerem'le bişe konuştuk. keşke bi kafa o kadar gidik olmasaydı da hatırlayabilseydim sabahına. GERÇEK kelimlerle gerçek ses tonunda 'kendi' olduk ikimizde. birileriyle kendi olmayalı çok olmuş.

nazlı'nın mezuniyetine gidemeyip çikolatalı sepet gönderme hareketi benim için yeni bi pratikti ama nazlı'yla ilgili yeni bişe farkettim. demek ki uzak kalmam lazımmış. buna da şükür.

bodrum'lu fotoğrafçı olmak diye bişe var galiba. bi gece bi masaya düştüm çoğacayip diyaloglar oldu. sıkıntıdan ölmedim elbet ama yine:  'bodrum'lu olmak (ne demekse) furyasında
-'kendilerini yavaş akan nuri bilge filmlerindeki grimsi sarı renkli sahnelerin baş rol oyuncusu gibi sergileyen insanlar... .....'
-'hayatları, yavaş ve içlerinden gelip canlarının çektiği şeyi üreterek geçtiği için yaşadıklarını unutmayıp muhabbetin en isabeti yerinde ortama uygun anılarını anlatıp sohbeti renklendiren insanlar........''
gibi gibi büssürü şeylere tutulup insanları, üzerinde içinde ne olduğunu yazan kutulara koyup sınıflandırıp rafa koydum yine. annem buraya taşınırsa ona fotoğraf makinesini yasakliicam.

alen'le tanıştım. hrant mırant bi de o'ndan dinlemek lazım sanırım ama... sanırım hayatta yapmak istediğim en son şey bu ve benzeri şeyler galiba. sabah yüzmeye gittik iki satır laf etti. yine içim kalktı. allahtan hemen ayaklarımı suya sokma bahanesiyle fıydım ortamdan ve tabii ki her zamanki gibi güneş gözlüğü yaşları sakladı. daralıyorum abi gönlünde gözü insanlarla sığlaşmaktan vazgeçip iki çift laf etmek beni yoruyo.

tuna var bi de. arabayla giderken 'sigarayı camdan atma hava kuru ve sıcak mazallah yangın çıkar' diyen bi adam. düğmesi var basıyosun ayılıp günün en aklı başında insanı olup dans edermiş gibi yaparak sarhoş ve öfkeli insanlar taşıyo. o fenomen anneden başka da bişey doğmazdı zaten. tiremisu yer misin? yok! tiremisu? yok yok teşekkür ederim. su iç o zama. sağolun. çay var...

bardan atılma, ege ve gülünce görünenden 4 kat daha büyük ağzı, billur ve cillop fakbadileri, lokum kadar beyaz ve jöle kadar bıngıl göbeğim gibi daha anlatıcak çok şey var da... uzun oldu. samsun'da toki, suriye'de uçaklar, drop box kapanma şakası! taksim meydanında çıplak halde heykele tırmanan adam gibi bir sürü de dünyevi şeyi kaçırdım bu hafta. olsun nasılsa pazartesi günü kaldığı yerden hatta bir önceki haftadan daha da anlamsız saçmalıkla devam edicek gündem.

unutmayla ilgili durumum ne olucak bilemiyorum ama sanırım biraz ciddiye almanın vakti geldi kafamın derdi her neyse. keza unutmaktan ölebilirim. kendimden sıkıldım yemin ederim. olduğumla kavga etmesem de 'neslicim olayın bu' başlıklı sıkıcı konuşmada ikna olan taraf olsam herşey daha seksi olucak.

ne demiş büyük düşünür teoman: yalanlarımız güzel inanması zevkli, bir şey sevmeye değerse ölmeye de değer mi?.... elimizde bunlar mutlu olmaya yetmez ki.....

sabaha son son yüzücem. bi sonraki okyanusa kısmet olur iişallah. o vizeyi alamazsam eğer hayatım gerçekten bambaşka olabilir bi yandan da. iyi de olur aslında. bakıcaz ona.

No comments: