30 April 2012

 (hala homo gelse de) insanların neden ağaçlarla ilgili şiirler yazdıklarını anladım. çünkü bir ağaç 'gördüm' (orda ööle duruyodu çoğacayip) ve ağaçlara orda olduklari için şiir yazanlara da o şiirleri yazdıkları için de saygı duydum. sonra azcık mutlu oldum ben de nihayet bi ağaç görebildim diye. 


malloş'tan sonra yeni türev 'geviştmek'

27 April 2012

ofiste kullandığım defterin düzeni geçen aya kadar çok iyi gidiyodu. yazılarım okunaklı, sayfalar tarihli, yapılan işlerin yanı çekli, telefon numaraları başka renk kalmele yazılı.... geçen ay ne zamanki defterin bi başına bi ortasına bi sonuna not almaya başlamışım, ne zamanki kelimelerin sesli harfleri yuta yuvarlamaya başlamışım orda kopmuş. sonra bugün arada bi sayfa buldum. 30 mart'la 19 nisan sayfalarınn arasında...
''ışık, sesi bi de içinden geçenleri
hatırladığımla hayalini kurduğum aynılaşmış oysaki.
o zaman
eskiden yani 
sanırım biraz daha soğuktu
bi de biraz daha tanım-sız-lı
kör gibi ama gören kör. 
görmediği çöpleri atarken 
arkasından bakınca bıraktıklarındaki... 
kelimelerin arası neden bu kadar açık, karışık, kalabalık
sonra neden bu kadar hızlı ve iç içe
tanıdık                             içim gibi 
         buralı değil                    kayıp ilanı vermişler

mesele güzel olmak değil
doğduğun gibi olmak 
olduğuna doğmak 
doğarken olmak 
                                           sonra da hiç olmaya çalışmak 

her baktıpımda bu renk bu ışıkta yazılmış kelimelere 

hep bu renkte hayaller kuruyorum....'' 

ne kafasıydı acaba, biraz homo, biraz ... bilemedim ne işte de esnasında gerçek şimdi geyik gelenmiş. 

bi kere daha cenk geçti üzerimden. yine mutsuz yine memnuniyetsiz yine kendinden başka herkes herşey adına yaşayan. sonrada dünyadaki tüm kötülükler için onları suçlayan. verdim kurtuldum gibi olmadı tam ama iyi oldu hatırlamak. 


bu sabah mahir'de uyandım sonra kendimi kısa bi süredir koltuğun tepesinde tünemiş pencereden sessizce bakarken buldum. bi şeye tutulmuşum tam o sırada ne bilmiyorum ama aklımdan geçen şey 'eşyalar evler ve onlarla geçen vakitlerin rengiyle' ilgili bişeydi. tam neydi anlatmak zor ama... başka bi evde başka eşyaların tepesine tünemiş başka manzaralı bi pencereden de bakıyo olabilirdik ama o esnada ordaydık ve sanırım 'yaşa yaşa bitmez bu çünkü orda vazgeçmekten korktuğum kendim gibiyim' gibi bişe dedim kendime. dolu ama boş, beyaz ama kırmızı manzaralı ama önü kapalı... pinhani çalıyodu ve ben çok uzun zamandan sonra pinhani'yi kendi başıma arkasından ağliicak anlatıcak hiç bişeyim olmadan dinledim. 

3 gündür bi enerjidir ki bitmiyo, rüçhan'la yaptığım kilometrelece yolun bunla çok ilgili olduğunu düşünüyorum ama hep bu enerjide olmak için hergün erenköyden santrale gidip gece taksimde takılıp sonra yine erenköye gidemem. hafta 3-4 olur. ama biliyorum ki en fazla bi ay sonra bu rüçhan kopuşu enerjisi de bitcek :) e o zaman da tam yaz gelmiş ve ben çoktan çok korktuğum mayısı atlatmış olucam.



25 April 2012


'bi kere daha neden bu işi yaptığımı hatırladım' dünyanın en büyük geyiği olsa gerek. neyse ki hiç bi zaman şişko kıllı kısa boylu ve türevlerinin bende çağrıştırdığı bi kadın olmadım ve hiç bi zaman o geyiğin topuna çıkmadım. he malım o ayrı, bi beni bağlar bi de çemberin içini... az bi siktir git. ama 6 senenin ardından ilk defa bu işi nasıl yapmak istediğimizi bi kere daha düşündüm. stockholm'e serra nesli fırat gelmesinde ağzımızın suyu aka aka baktığımız şeyi ne kadar yapmışız ne kadar yapamamışız gördüm. gerçi ''n'olcak la herkes yapar onların yaptığını'' diye bi geyik var etrafta ama geyiğin babaları hayatlarında kaç kere iki elle bi siki doğrultmuş diye düşününce yanıt bulamadım devam ettim. yapamadıklarımızı neden yapamdığımızı yapıtkılarımızın da şimdi nerde nasıl olduklarını gördüm. azcık içim yanmadı diil. hay aq neydi n'oldu diye. şimdi herkes! burası çoook uzun hikaye hesabı kabarık, küskünü çok gülücüğü gerçek ama burası diil yeri. işten işteki insanlardan tek e en uzak yer burası. o hikayelere girip olmayan çemberimi bi kere daha silik kesik çizgilerle diğerlerleriyle kesişir hale getirmenin manası yok. 

zamanında gelen otobüsler, bana göre tıkanmayan ama yerlilere daraltı getiren trafik, şehrin en güzel yerinde bin katlı ve sadece öğrencilere kiralanan muhteşem manzaralı ucuz rezidanslar, liberal partinin 27 yaşındaki kadın genel başkanı, kralı ve kültür bakanı içerdeyken kapısında sadece bi tane polis arabası duran konferans! salonu... diye giden binlerce bura-lı şeyin yanında, uyuşturucu sattıkları için okudukları okulun onlarca polis tarafından basılması! suretiyle tutklanan 14 öğrenci, şehrin merkezinde olanın tersine hiçbişeyin ortasında geniş yolların yanına dizilmiş toplu konutlar ve çakıl dolu geniş bahçelerin hiç bi yerli olamayan insanları.... heryer kendi gerçeğinde 'biyer' 'bişey' işte. nereseinden görmek istersem orasından görüyorum. geldiğim yere lanet edesim geldiğinde sokaklarda yüzlerce bisikletlinin dolaşabiliyo olmasına methiyeler düzüp gaza gelebilirim, nerde olursam olayım aslında hiç bi zaman oralı! olmak zorunda olmadığıma kendimi ikna edip herhangi bi yerde olabilirim. 

oskar ve bebeklik arkadaşı oskar'la yemek yiyip sarhoş olup herşeyin 9'da bittiği bi şehirde ne yapıabilirse yapmayı denedik. kanka'lık mertebesinde ne kadar leş ve bi yandan konuşmadan da anlaşılabilecek pis'likleri varsa döküldüler sarhoş olduktan sonra. hiç yabancılık çekmedim. bilardo oynarken topları ne kadar iyi idare edebildiklerinden bahsedip bi süre sonra kendi taşşaklarını ima ederek bilardo toplarından konuşluyomuş gibi yapmak dünyanın her yerinden aynı işte. çoluk çocuğa karışıp çapkınlıkta kankayı yarı yolda bırakmanın laf çakmalarından, küçükken kim daha iyi futbol oynayıp matematik sınavında kopya çekerek sınıf birincisi oluduğu için hayatta her zaman daha iyi yerlere gelebilir çekişmesinin coğrafyası yok işte. otobüs zamanında gelse n'olcak?

LSU ofiste çalışan 7 kişinin 5'i kadın bu kadınlardan 3'ü hamile. hamile olmayan 2 kişiden biri geçenlerde uzunca bi süre fena halde mide bulantısı halsizlik belirsiz baymalar yaşadıktan sonra dooktora gitmiş. tüm testler yapıldıktan sonra doktor kahramanımıza testlerin temiz olduğunu söylemiş ve etrafınızda hamile insanlar var mı? diye sorar. çünkü kahramanımız meğerse fake pregnancy syndrome dedikleri bi duruma tutulmuş :) nasıl güldüm belli değil. anlamak zor değil burdaki hayat rutinini resimin hepsine oturttuktan sonra bu teşhisi...  

şimdi hayatımda ilk defa 15 yaşımdan beri kullandığım parfümü değiştirsem mi diye düşünüyorum. nasıl olur acaba? bece olmaz. başka biri gibi kokmak hatta kokmak. çünkü parfümle yıkandığım halde bi kokum olduğunu hissetmedim hiç bi zaman. derviş beni her öptüğünde 'allaam kokuya bak yaa'' diyo. ben de 'a evet lan bi kokum var' diyip seviniom. acele etmeyeyim bunun da zamanı gelir kısmetse! kısa saç nasıl olur dedikten 3 gün sonra gidip kafayı 3 santim yapıp hala her sabah uyandığımda aynadakine 'günaydın sizin isim neydi acaba' diye sorduktan sonra temkinli olası geliyo insanın. belki de benim parfüm tedavülden kalkana kadar bekleyeyim nasılsa bi gün biticek bu nesli&burberry aşkı. 

saat 10 olmak uzere, tk1792 sefer no'lu thy yolcularının bi kısmı tepesi bağlı poşletlerle bi kısmı da samsonayt ya da locik keys cantalarıyla (ama üstü - ötesi yok) çekin yapmaya başlamıştır. 4 gündür topalsan anca 6 saat uyuyabildim, hazır erken gelip mis mis isveç birasıyla demlenmişken 2 saat mışıldayabilirim geytimin önünde... sabah 5'te inip 9'da derse girebilen nesli bizdendir. 

20 April 2012

karaköy'de olmanın hiç bu kadar keyif veriicee aklıma gelmezdi. bugün buranın rengi kokusu bi de azcık sesi sanki başka bi yermiş gibi. bi de konuştukları dili anlamak yerine sadece duysam... tam olcak :)

17 April 2012

bundan bıktığım gün, geceleri çorapsız yatmaya başliicam