25 December 2012

hani sessiz delgadina vardı ya! bok yemiş çok afadersin. hiç bu kadar bombalı ve hiç bu kadar sessiz olmamıştı hayat. cümleye hiç bu kadar'la başlamak hata sanırım.

nesli olmanın, her yeni güne 'hiç bu kadar'la başlanamayacak kadar kavgalı aymalara gebe olduğunu  hala öğrenememişim gibi...

23 December 2012

hiç değilse 27 kere aklıma gelmiştir oturup yazmak bıdır bıdır; bazen olanları bazen de olandan ziyade aklımda hissimde kalanları yazarım diye düşündüm. hemen hemen her hikayede özenle büründüğüm 'kura çekicez sana çıkacak nesli' rolünü elbette bu seferde hiç zorlanmadan ilk denemede aldım üzerime.

telefonuma not ettiğim, unutmayayım diye birilerine mesaj attığım bazı komik hikayelerim oldu, bu zamana kadar olan komikler listesinde top 10'a girebilecek. yeni hedef kitle bir öncekine göre daha sığdan anlaşılabilecek kadar günlük ve dünyevi ve yine bir önceki kadar aynı şiddette gerçek. 

yeni insanları yeni mekanlarda ve hiç bilmediğim kavgalarda tanımak bana ne verir benden ne alır bilmiyorum ama çok da önemli değil sanırım. bugün burda bu insanlarla bunu yapan nesli, yarın her ne sikim yaparsa yapsın olan biten o andan o mekandan ve ordaki kişiler kadardan ibaret.

korktuklarım, saçmaladıklarım, çakmalıklarım, gidip gelmelerim, bugün burda yarın orda olmalarım ne diğerleriyle ne de içinde olduğum hikayenin anlam ve öneminde. canım istediğinde gelmek canım istediğinde kalmak canım istediğinde dönmek-dönüşmek bugün olduğumun yarın aslında hiç olmamış gibi olması bir sonraki yarında da 'aslında vardı da şimdi o zamanki gibi değil' gibi olması çok benlik bişey. ve nihayet olduğumla doğduğum arasında dağlar kadar fark olması, biraz eksik biraz güzel biraz garip biraz yalan biraz -mış gibi olması kavga etmekten vazgeçtiğim şey oldu. 

şimdilerde yazacak bir sürü komik olay var ama sosyal medya ya beni takip eder de hangi mekanda hangi zamanda kimden bahsettiğim anlaşılırsa diye paranoya yapıp çok yazamıyorum. günün sonunda yemek yediğin kaba sıçmamak lazım yavşaklığında end up ettiğim söylenemez elbet; ancak olayları kişilerden bağımsız genelleyip güldürmeli yazmalarıma biraz daha var sanırım. 

bazen hakkaten tivit atıp feysbukta fingirdeşemeyecek kadar koşmalarda bazen de koşmasız sakinliklerde oluyorum son zamanlarda. 

der ve özetlerim son zamanlarımı. 

tabi bi de bildiğim kelimelerle anlaşılır bu satırları yazan zihnim keşke kim olduğumun ifşa olmayacağını bilse ve yeni öğrendiği kelimelerle yeni tanıştığı şeyi anlatabilse. anlatamam ama tarif edebilirim belki 

02 December 2012


cümleyi tamamlamadan bitmiş.
sana bi gün alatıcam
-tehdit eder gibi. "bekleme sen git ben sana yetişirim" der gibi. anladığına ikna olabileceğimi hissettiğim gün geldiğinde "herkes aynı şeyi anlasın ki kafalar karışmasın" sözü verir gibi-  

neyi?
-cevabını bilmediğini sanarken, sırf aradan uygun kelimeleri seçemediğin için, uygun cümleyi kuramadığını düşündüğün şeyi. o zaman 'neyi' sorusu niye? kime? 

turuncu tilkiyle pemboş'un koltuğun köşesini paylaşamaması gibi 'neyi' diye sormak :) 

tüm o soruları neden sorduğunu, cevaplarını neden gülerek unutturmaya çalıştığını bana -----------

eğer cümleyi tamamlayabilesydim: "tüm o soruları neden sorduğun, cevaplarını neden gülerek unutturmaya çalıştığını bana aslında çok iy biliyorum" yazardım. kim daha ne kavgam yok nasılsa :)


ellerim varmış-dı
bi de
yerlerim
hiç tanışmadığım arkadaşlarım...
affetmek için lazım gelen şeyle
terketmek lazım gelen şey,
anlamak için lazım gelenin uzaktan akrabası gibidir.
oysa ki anladığında affetmez, terketmez, kendine gidersin en uzun yoldan.
uzun yol ama en süprizli, birazda ağlatan acıyla, korku. ama gercek
sessiz
bakarken öpen
konuştuğunda avcunun içini gıdıklayan
konuşmazken ne dediğini bilen gerçek.
nerden geldiğimi bil(e)meyen gibiyken yerimi gözleri kapalı tarif eden.

23 November 2012

bazen, kafamda huni olmasaydi kalbim kan pompalayamazdi gibi geliyo.

dip boyası gelmis kadınları başarılı bi makyajla görünce, ankara'da sabah ayazı yemiş gibi huysuzlanıyorum. o ayaza çare yoktur çünkü; muhtemelen bir istanbul yolculuğu sonrası otobüsten - trenden falan inilmiştir ki o ayaza maruz kalınmıştır. yoksa deli mi sikti sabah sabah ankara'da niye ayazda dikilelim?

titreşime alma tutlması diye bişey var bu hayatta. telefonu bünyede artık organ işlevi gören insanlar anlar bunun ne demek olduğunu.


bu kolzet kapağının kapalı kalması, içeri dışarı işemek gibi boklu çişli bişey konuştuk bugün. eğer klozetleri temizleyenler erkek olsaydı bu hayatta 'işedikten sonra kapağı indir' diye değil 'işedikten sonra kapağı kaldır' diye bi kural olurdu. kaç anne tanıdım oğlanı eğitirken 'aaa ama çişten sonra kapağı indirmeliyiz oğulcuğum' diye mıcmıc anlatan.

geçen sabah köpeklerini gezdiren 2 teyze gördüm. köpekler birbirlerine hırladılar. sonra teyzelerden biri 'aaaaa badi çok ayıp, kardeş o kardeş' diye söylendi kendi kendine (ama aslında öbür teyzeyi hedefleyip, kızım sana diyom gelinim sen işit düğmesine bastı). yemin ederim bütün sabah mahmurluğum gitti ayılıdım. sorasım geldi teyzeye 'havan kime yabancı' diye. o teyzelerin dili olup sabaha kadar anlatsam bitmez 'nerden gelip nereye gidiyosun ey yolcu' diye başlasam lafa...

bu sabah farkettim ki 3 gecedir yatarken saatimi çıkarıyomuşum. mesela bu da saatimle sağ bileğimin dili olsam da sabaha kadar anlatsam kafası gibi bişe. aklıma sığmayan dağarcığımda olmayan kelimeleri artık ben de bilemiyorum nereye yazsam diye. yazmadığımda unuttuğum şeyler gibi olmuyo nedense bi süredir. yazmıyorum, uyuyorum uyanıyorum hala ordalar. 

'ölsem, sonra yeniden doğsam' ne dilerdim sorumun cevabını buldum :) birazdan biraz daha fazla utandım. çünkü manyaklığıma baki yüzyıllarımın sorusuna bi cevap buldum. güzel olunca utanıp asabiyet yapan zihnim, cevap potoffff diye aklımda patlayıp gazdan tozdan öte gidip tere karışınca, error verdim. mevzu ölmekle doğmak mı, doğmakla olmak mı hala çözemedim. 

bu akşam ulusoy'u pijamalarımla basıp 'neden bu biletler her yazahanede farklı fiyat laaağğğğn' diye içeri girdiğimde bi teyze kucağındaki poşetten kuru üzüm yiyip fener - marsilya maçı izlerken 'tüüüüü senin ayağına yılanlar dolasın caner' diye söyleniyodu. bi an teyzeden bi farkım olmadığını düşündüm. belki de yok. yok yok var ama olmayabilir de. ne bilim kafam karıştı işte.  



19 November 2012

ben bir muşluyum

rüyamda gördüğümü sanıp aynı vagonda uyuduğum çocuğun lavaboya işeme hikayesini, erzincan otogarında (ki kendisi 2 göz yazahaneden bozma lokantamsı bi yer) üzerimde büssürü parayla uyumamı yüksek sesle anlattım evet! kablolu yayın seyrettiğini sanarken farketmeden digiturk kumandasıyla televizyon açmak gibi bişe bu da napiim yani

telefonumda bi takım notlar var. bi kısmı sonra belki yazarım diye başını not ettiklerim (ve tabii ki yazmadıklarım), bi kısmı katlı otoparklarda -kim bilir kaç kere unuttum parkettiğim yeri de saatlerim gecti o izbe basık yerlede- arabayı park ettiğim tarihle birlikte rakam(kat) harf(blog) ve numara(sıra)  bi kısmı da elimdeki kitap bitince okiim bari die aklıma gelen kitap isimleri.

bi de ne olduklarını hiç bilemediğim notlar var, mesela: 'oğlum bak git bazı kızlar çok güzel, peki ataistler bunu nasıl açıklayacak? sizden ötütrü mü bizden ötürü mü diye? bunun cevabını ben bilmem beyim bilir.' kim bilir neden not ettim? işte bazen böyle bazı şeyler oluyo, o an çok var ve gerçek sonra o an geçince kokusu hissi kalıyo ama kendi olmuyo gibi. içindeyken içine girdiği için dışında yok ama aslında dışarda bi yerde var gibi :D (beyin var dediler geldik ama adresi yanlış almışız galiba neslicim)

bu videoyu izlediğim her seferinde 'gerçek değil kurmaca' olduğunu biliyorum diyorum ama muşlu kadın var mesela bu hayatta. yani kadın var, olan gerçek ama izlediğimiz şey kurmaca. gün içinde bazen karnımda kelebek uçması gıdıklanma de böyle işte. sonra 'kelebek canlısı bi insanın karnını gıdıklayamaz ki' varsayımıyla peş peşe farklı türevlerde 30 cümle geliyo
aslında kelebek yok ama karnım gıdıklanıyo
gıdıklaya kelebek uçmaz
gıdıklanan kelebek karında uçar
kelebek gıdıklıyosa karnım var demektir
uçan karnım olabilir, gıdıklanmak kelebekten ötürüdür
kelebek burda karnım orda, ikisi bambaşka şeyler
kelebek aslında uçuyo  karnım çişim olduğu için gıdıklanıyo
kelebeğin karnı aç olmalı

uç uç kelebek karın gıdıklamak içindir

gıdıklanan kelebek uçamaz
gıdıklanan karnımsa, uaçn kelebeğe helal olsun
karına uçan kelebek gıdıklar
.....
diye gidiyo

tam da bu yüzden belki 35 yaşına gelmeme rağmen (3 sene dediğin su gibi geçer o günleri de görürüz kafalı varsayımdır) hala kendimi 5 yaşında hissederken kimse bana gerizekalı olduğumu söylemeden altıma neden sıçtığımı anlamiicam. şimdi böyle yazınca da birden itiraz edesim geldi duruma. 'neslihan sen bi gerizekalısın' diye kimse açıkca söyelemse de ısrrala 'eşek olan anlar' türden ısrarla imalarda bulunan arkadaşlarım oldu şimdi allah için... ama kim bilir ne zaman kulak asıcam? belki gerçekten 35 olduğumda olur :)

geçen perşembe içerde '..... bilmem neyin de bilmem ne olduğunu düşünüyorum' '...... şunun da böyle olduğuna inanıyorum' diye belki 7-8 sonu noktalı cümle kurdum. (noktalar bold altı çizili italik ) cümleler ağzımdan yüksek sesle çıkar çıkmaz 'bu söyediğime katılmıyorum' diyip kendi dediğime karşı çıktım. son zamanlarda yüksek sesle söyledikten sonra aslında olmadığına ikna olduğum büssürü şey oldu dışarda. (burda yazar içerisi kelimesini senas odası, dışarısı kelimesinii seans odası olmayan her yer olarak belirtmek istemiştir) uçan kelebek gıdıklar desem sonra 'bu söylediğime katılmıyorum' ayması yaşarım belki.

barmene şatınız var mı dedim. var dedi: cek var viski var jager votka var dedi. (ben cekle viski arasındaki farkı bilmiyorum şahsen) sonra da önüme 3 renk şişe koydu. bunlar ne likörü diye sordum sonra içimden 'neslicim seni şöyle mağmaya alalım' diye yol verdim kendime. şişeler nar kavun ve buluberi şerbetli votkaymış. şerbetleeeeerrrrrr dedim sonra. şerbet önemli. nabzın bile şerbeti var bu hayatta narın olmuş çok mu? neyi hor gördümse anlamadım gitti. hemen silkelenip kendime geldim zaten. her narın şerbet hakkı olmalıdır. olması için elimizden gelen her türlü desteği, bu hayatta şerbetsiz nar olmanın ne menem bi sıkıntı olduğunu bilmeden şerbetsiz narlar olmadığımız halde vermek boynumun borcumuzdur.

boymaktan boyun: kelime 5 harflidir. 5*10= 50 puan

17 November 2012

tam 'hmm güzel ama neyse ki kokusu yok' derken... dinimiz aminlere geldi her şey.

15 November 2012

sıçtık. yani ben sıçtım. ama az :/

neyse ki hala aksak allı dedeyim (tdk'nın bokluğu) bu çocukları çok beğendim. favorim love story üzerine bi tanem'i söyledikleri kayıt
bi de bu 
her şeyin bi zamanı var tabi. mal gibi dinlemeyin bebeler, az gerizekalı olun ondan sonra

05 October 2012


stas ve ailesiyle, herşeyimi kaybedip 8 saat yürüdükten sonra buluğum çiftlik diye başlayan hikaye var ya orda tanıştım.

bu akşam bi mail geldi. 'çok özledik' demişler. daha iyisi olamazdı :)
inşaat atıklarını hayvanların otladıkları yere bırakıyolar diye toplayıp 'afiyet olsun'lu pankartla şeker fabrikasının yemekhane bahçesine  taşımıştık. polis bizden önce davrandığı için yemekhanenin içine sokamamıştık. soksak n'olcaktı onu da bilemedim ama :)


26 September 2012

yandı! ama üzerine düşünmüyo olmak 10 numara 5 yıldız.

bi de bu maruzat eğitiminden çıktıktan sonra şunu düşünmeye başladım (düşünmüyo olmak dedimse arada bir düşünüyorum tabi): bu 8 yaşındaki bebelerin dikkati max 10 dakika ya, internetle büyüyen yeni neslin de kurmayı bildiğimiz şekliyle formal olmayan öğrenmeye adapte olması bi o kadar vakit alan ve havada uçuşan bişey. yeniden düşünmek yeni şeyler kurmak lazım. aksi halde mevzu birilerimiz için, sırf londra'dan geldikleri için babylon'da çıkan gruba 80 lira vermek ve sıradan bi teyleşme akşamı geçirip bir öncekinden farksız ertesi sabaha uyanıp akşamki şarkılardan birini yuutupta paylaşmak gibi bişe olucak. ki eylemin kendisi benim için başlıbaşına bağımlılık olmuş durumda olduğundan kelli yadırgamıyorum.

hayırlı cumalar


09 September 2012

keşke biraz ayşegül teyzeme benzeseydim

03 September 2012

tek cocugum oğlum ben :) tabi boyle yapcam
demek ki neymiş?
...what you don't know won't hurt you diyenler bin yaşamış. şimdi biliyorum. 'acıyan yerlerime buz koyiim de geçsin' de olmuyo.
o zaman şööle diyelim: hastalıkta sağlıkta ölümde doğumda düğünde dernekte insan arayıp sormak hep garibime gidiyo da çok yapamıyorum ya... alınana da sevinene de benden yana bi yorum yok hiç bi zaman. heh işte ondan. canım istediğinde yaptım istemediğinde de -mış gibi yapmadım. sadece yapmadım işte.
sana yapılmasını istemediğini şeyi sen kimseye yapma hesabı gibi diil elbet şimdi olan... ama
en son istediğim şey bin senedir sesini duyup yüzünü görmediim insanların şimdi 'nasılsın' die telefon etmeleri. etmeyiniz ettirmeyiniz. susarak konuştuğumuz şeylere yenileri hızla eklenirken 'nasılsın' başlıklı hal sormalı telefon konuşmalarımızda 'iyim hamdolsun' derken içimden geçen 'sana ne aq' demeler dilime gelir diye korkuyorum. sonra birden çözülür konuşmaya başlarız alimallah, eteklerimizdeki taşlar dökülür hafifleriz falan... olmaz öyle yakışmaz ipnelik dolu mazilerimize.

mesaj kaygılı homolukları blogdan yapmayı hiç sevmiyorum ama bu ara olduğumla yaptığımı mazur görmek lazımmış, cezai ehliyet hesabı. bi de saatlerce susnca bööle homoya bağlıyo insan :)
aklımda üç kelime var:
zaman (zan, nam, zam, az, namaz, an, am, naz)
inanç (an, çin, in, iç, aç, çan)
piçoz (iç, iz, ip, çiz, çip)
3 numaralı yarışmacımız: '457, 2 yaklaşık sonuç'

iyim hamdolsun demiş miydim? dün de iydim bugün de iiyim. dünle bugün arasında farklı olan şeyi yeni bi ayakkabı almaktan farksızmış gibi düşünüyorum, what you don't know won't hurt you diyenler bin sene de benden bonus alırlar, sırtları yere gelmez ve böylece nesli için de bu zor dönem kolay geçer.  yeni ayakkabı alıom hevesle sonra başka bi tane daha görüp içim gidiyo onu da alıyorum. ama bütün yazı bi terlik bi de üzeri çamaşır suyu lekeli bez ayakkabıyla geçirdim. önemli olan yeni ayakkabıları unutmamak, dursunlar orda bana da orda olduklarını unutmadan devam etmek düşsün ki iyi olmaya devam edebileyim. bu hastalık da öyle işte :) orda olduunu unutma devam et stayla. 

01 September 2012

''dar'' kelimesi hiç bu kadar anlamlı olmamıştı. ''dur'' da olur. ama daha bi ''dar'' sanki.

ladies and gentlemen welcome on board... for your safety we ask that you please remain seated with your seat belt fastened until turns off the fasten seat belt sign.... gibi bişeydi

28 August 2012

her seferinde daha önce izlediim bi filmi ikinci kez izlediimi, filmin bitmesine 2 dakka kala farkına varıyorum. 90 küsür dakka ilk kez izlemiş gibi bön bön bakıp son sahnede 'aaa ulan bu o film miydi?' diyorum. işte her seferinde bön bön bakıyorum dedim ya... ikinci ya da üçüncü olması bişe deiştirmiyo. (bakmak bizim işimiz hacıcıcııc cı cıı cıı lafından ne güzel cıngıl olur arkada şööle mındırı mınmındırr diye bişe çalsa) celil hoca her filmde bi yolculuk vardır demişti. ne başı ne nasıl olduğu... hep yolun sonu aq di mi beni ilgilendiren.

bu nedenle nesli'cim bu hayatta bi arpa boyu yol alamayıp aynı filmi 97bininci kere izlemeye mahkum oluucanı sana açıklamaktan mutluluk duyarım.
imza: tomustan böceği

26 August 2012


javier bardem scarlett johansson'a soruyo 'what do you want in life besides a man whit the right shorts' diye. 

scarlett de: i don't know, i know i'm gonna settle till i find what i'm looking for, diyo

javier: which is what? diye soruo. 

scareltt: something... else, i want something different somethng more .. some sort of counterintuitive love diyo. 

javier: meaning? 

scareltt : meaning..? i don't know. I don't know what i want. i only know what i don't want if you don't star to undressing me soon this is gonna turn into a panel discussion diyo. sonra öpüşmeler koklaşma falan.  ama scarlett'in meğerse ülseri varmış miidesi bulanıyo ... içti tabi şarapları sonra müslüm girdi arkdan 'son pişmanlııık neye yarar'diye. sahne sonunda scarlett 2.80 yüz üstü yorgan altı :/

işte bunlar hep seks! okulda öğretiyolar bunları çocukların aklına abuk subuk şeyler sokuyolar.

19 August 2012

ağrının kitabını yazdım aq!

15 August 2012


yerimden olanımdan uzak kaldığımda herkesin beni unuttuğuna hatta hiç bilmemiş olduklarına inanmak yalanı iy hissettiriyo. bu 55 yaşına geldiğinde kuşuyla sorunu olan adamların taşlanmış kot giyip porş almaya çalışmaları klişesine benzio biliyorum ama iy hissediyorum işte. kimse sormadı çünkü nesli ne oldu diye :) bi baktım herkes duyduğuna inanır olmuş e o zaman ben de kıroya bağlayıp porş almaya çalışan adam klişesini kendi arabeskim yapıyorum olmaz mı? 

diye yazasım vardı uzun zamandır. mahir'in ricasına kısmetmiş :) olmaz mı? arkadaşımıza destek boynumuzun borcu stayla 

07 August 2012

anlatsam biter mi acaba?

çişini söölemeyi öğren die annanen seni günlerce oturttu o lazımlıkta... afferim ii halt etmiş. önceleri hiç lazımlığa yapmamışım ne zaman ki kaldırıyomuş ordan gidip donuma işiyomuşum bi köşede. her lazımlıktan kalkışta altıma işediğimde de kıçıma şaplak yediriyomuş iki tane (ama ööle şey diil yani küçük şaplaklar dio) köpek gibi öğrenmek bu olsa gerek.

ilkokulun ilk günü en sevdiğim retkit'in resmi çantada :) çanta benim istediğim ayakkabı annemin istediği oldu. akşamına da çıkışta doğruca foto çallı'ya gidildi. ilk gün hatırası. ilkokulunilkgününde ayakkabılarım bu kadar kirlenmemiş olsa başka bi nesli olur muydum yoksa ilkokulunilkgününde nesli olduğum için mi ayakkabılarım o kadar kirlendi? sonra okula başlayan her bıdıcan gibi benim de bakışlarımdaki - 1. adımı şaplak olan, kaka yaptıktan sonra kıç temizlemeyi öğrenme başlıklı 2. adım tuvalet eğitimi döneminin - en eğlenceli 'aaanneee bitttiiiii' seslenme neşesi kayboldu sanırım.

sonraları foto çallı'da okulun her ilk gününde foto çektirmek adetten oldu. bu etkinlik aklımda hep, sabah okula gitmeden ayakkabılar kirlenmeden aradan çıksması gereken bi mesai olarak kaldı.

02 August 2012




hergün yazaydım fena olmazdı. bi iki foto var olanı bilteni yazmaya gerek kalmadan anlatan. 3 hafta önce olduğundan daha farklı değil ki hiç bişe, hergün yazaydım belki de bu kadar gerçek olmazdı. gezilen sergiler, yüzülen göller, yenen şahane yemekler, gidilen festivvaler (çok diil 2:)) var ama sanırım ihtiyacım olan şey yataktan 10 saat cıkmadan 4 film izleyip eve çağrılan pizzayla doyup kiralanan bisikletle parka dans etmeye gitmekmiş.

yolculuk bokum gibi geçti. roma'dan 3 saat geç kalkan uçatka yanımdaki kız durmadan 2 saat boyunca ağladı. çünkü eşşek gibi sallandı götümün uçağı. yine ölüyo gibi oldum ellerim yok oldu gibi oldu :/ 

son zamanların en şık hareketi chicago'ya indikten sonra kiraladığımız o arabaya binip new york'a gitmemek olabilir. alana beni almaya gelen bir araba dolusu sarhoş geç ergenle onca yorgunluğun üzerine 19 saatlik araba yolculuğuna çıksaydım şimdi binlerce benzer hikayeden birini başka bi memlekette yaşıyo olucaktım. bi yandan 'aman ne şahane aktım koktum' derken bi yandan da 'allah belanı versin nesli yine aynı şeyi yaptın' diye kendime kayniicaktım. tabi bi yandan da gitmemiş ve emekli gibi takılmış olduğum için kendimle başka türlü kavga ediyorum. son günlerde daha 'kararsız' olduğum için kendimle kavga etmekten vaz geçtiğim gün bi adım daha ilerlemiş olucam. kendimle kavga etme halimle kavga etmek ne zor anlatamam :))

annem beni politikacı olayım diye okuttu ama ben bisiklet tamircisi oldum diyen sitiv ve mimar oldum mastıra amerika'ya gelip evlendim şimdi kocamla birlikte bisiklet tamir ediyom diyen lora'yla tanıştım. sitiv'in annanesi istanbulluymuş sonra gitmek zorunda kalmışlar (yu nov şi vas ermenyın) hmmm badi ay gad it! ne anladıysam artık? herkes başka bişe anlıyo aslında... süper cici takıldık. kafile kosta rika'dan ingrid porto riko'dan marvin mahalleden den, endru ve antuanla daha da eğlenceli oldu.

kavga etmek yetmedi bi de iy hissediim diye gittim bilet aldım niyork'a yeniden. bi tarafım 'of allam bin o uçağa ve git milletle takıl' dedi öbür tarafım 'bi kere de kaynama be kızım bak ne kadar keyiflisin' dedi. taaa amerika'ya! gezmeye gelip her akşam milleti mala bağlayan biri bizi gözetliyor, yalan rüzagarı, vayp aut vb şeyler izleyip, parka çıkıp iki şarapla dans edip sonra uyumaya döneminin aptallık olduğunu söylemiş olmalı biri bana ki her gün 'allan neden kıçımı kaldıramıyorum? diye kendime kaynadım. meğerse aslında herşey elimle koymuş gibi bulduğum butiğe gidip sanki aylardır planladığım şey o alışverişmiş gibi gidip, aynı raftan aynı vücut losyonunu almak içinmiş diye düşündüm.

neden bu kadar koku oryentid yaşıyorum onu bilmiyorum ama dün gidip aynı losyondan 3 şişe alıp kasada kendime gelene kadar farketmemiştim içimi ezen o günlerle o kokunun aynı olduğunu. şimdi ne ezilme kaldı ne büzülme ama istedim ki kokusu kalsın zihnimde bedenimde. az bildiğim bi yerde az bildiğim insanla ne kadar sıfırdan başlanabilir demosu muydu bu bilmiyorum ama benden ne kıvamda bi cacık olur onu biliyorum artık. nerde kaldığımı tam hatırlamasam da bi yerlerden devam edileceği aşikar bundan sonra.

çoğumuzun sandığı gibi ölümüne akmıyorum :) ama elbet her zaman her yerde bedevi nesli hikayeleri devam ediyo. antuan vaşingtına giderken evinin anahtarını bana verdi. bu bi haftadan fazla kendi başıma takılabilmek demekti :) tatilin en şık hareketi antuan'ın evine geçmek oldu bence. iyi geldi tektek takılmak.

ilk yalnız günümün sabahında önümde yürüyen çocuğa araba çarpıp da çocuk 3 metre havalanınca içimden çocuğa 'tek kabahatin benimle aynı anda aynı yerden karşıya geçmek olabilir dostm' dedim. çünkü dünya benim etrafınmda ve beni panik etmek için dönüyo ya aq! la ben ne malım yau? Kim sööledi bu dünya ve etrafımda dönem yalanını? ben panik olayım die kosmosdan mesaj gelmesi gerekliydi ve çekilen kurada belirlenen şanslı kişi o çocuk oldu. çok götüm attı. n'apcam bilemedim. çarpan adam sürekli aaaaaaa diye çığlık atıp bana kafasını yerden kaldır kafasını kaldır diye bağırıp etrafımızda koşup durdu. içimden miydi yüksek sesle miydi hatırlamıyorum ama sürekli 'burda ölme burda ölme burda ölme' dediğimi hatırlıom. tabi sonra etrafımızı saran 3-5 kişi (kazaya üşüşen boş kalabalık diye bişe olmaması şaşırtıcı elbet) ve hemen gelen ambulans... bi yandan da içimden 'filmlerdeki gibi olan şey neden ''ambulans ara'' çığlıkları oldu allam daha romantik bişeler olamaz mıydı diye de düşünmeden edemedim? aq. içimden böyle bişe geçirdiğim için kendimi suçlu hissetmeli miyim bilemedim? sonra elbet bütün günüm titreyerek her sike irkilerek geçti :( bitmedi. akşam üzeri eve geldim tv açtım duşa gidiyodum ki tv'de o gün içinde üç eve gizlice girip elinde bıçakla kadınları tehdit eden birinden bahsediyolardı. adresleri yanlış duymuş olmazdım.  habere bak allaşkına son olay 2 kapı yanda olmuş. polis kapılarınızı açık bırakmayın, diye gelip insanları uyarıyo! amına kooim abi bu ne yaaa? neden bitmiyo neden bu kadar saçma :( aslında bi yandan da olan biten hiç bişe yok, herşey olması gerektiği şekilde devam ediyo) hehehehe ve tabii ki her saat başı polisin verdiği numarayı arayıp ne oldu die sordum ve tabii ki bi aşamada kanka olduk. 'korkacak bişe yok güvendesiniz' en sevdiğim telkin. bunu her söylediklerinde 'bebeim ne kafasındayım bi bilsen' dedim içimden. rastalı sapığımız hala yakalanamadı ben de ne yazık ki az evvel kapıdan çıkıp bahçeyi döndüğümde köşede karşılaştığım sarışın 2 metre uzunluğundaki çocuğu rastalı ve eli bıçaklı gördüğümü sanıp çığlık atarak kaçmaya çalıştım. ikimizde birbirimizden özür dilerken 'keşke yer delinse ve aşşa düşsem'den başka bişe düşünmüyodum.

dünyanın bi ucuna gittin geyiğine içimde son noktayı koydum böylece. hayır dünyanın bi ucunda falan diilim. kitapçının önünde cigara içen çocuklardan torbacı telefonu öğrenebildiğimiz bi yer dünyanın öbür ucu olamaz. içkimizi dalından kopan yaprakları sıkarak yapsaydık, sütyensiz tişört giymekle tişörtsüz gezebilmek arasında bi yerlerde olsaydım dünyanın bi ucundaymışım gibi hissedebilirdim. 25 senedir devam eden yalan rüzgarı'lı bi dünyanın neresine gidersen git asla bi ucunda olmazsın, tam oldun sanırsın bi bakmışın kristina agulera gelmiş aç çocuklara manikürü bozuk tırnaklarıyla yemek dağıtıyo olur!

yerlilerin 'amerikalıların nasıl insanlar olduğunu anlamak için bezbol maçına gitmen lazım' gazlarına gelip elbette ki bir maça gittim. maçta değil sanki iş çıkışı uğranmış barda ayak üstü birası içer gibiydi herkes. maçtan başka herşeyi yapan binlerce insan vardı sanki. nerde ne oluyo diye anlamak için gözünü sahadan ayırmayan benden başka belki 5-6 tane de bahis oynamış 100 yaşında amcadan başka kimsenin sikinde diildi mevzu. ellerindeki ayfonla dudaklarını büzerek tepeden kendi fotolarını çekmeye çalışan tineycler, 2 gün önceki toplantıda göstermiş oldukları üstün performanslarından dolayı birbirinie tebrik eden abiler, nefes almadan bira içip çocuklarına 'koşup durma göt' diye bağıran anneler... ama en garibi de yanımda oturan çiftti. adam yanındaki kadına karısını ne kadar sevmediğini ve aslında karısınını adamın onu aldatıyo olduğunu bildiğini bu evliliğin karısı boşanmak isteyene kadar devam edeceğini falan anlatıyodu. arkamda babasının kucağında oturan cicibebe 'top nerde göremiyorum, bu şey çok sıkıcı' falan dedikçe kendimi garip hissetme halim geçti. sanki herkesin yaptığı şeyi izleyip ne olup bittiğini kaçırmama görevi bana verilmişti çünkü maçı izleyen bi ben vardım gibi geldi. oyunda neler olup bittiğine şimdi biraz daha aşinayım ama sevmedim oyunu. stadın etrafındaki binaların teraslarının aslında beleş tepe olması gerekirken maç zamanı tribünümsü oturma yerlerine çevrilip insanlara vip gibi kiralanması da burda olan bitenle ilgili bir sürü şey anlatıyo aslında :) yerlilerin benden beklediği gibi amerikalıların nasıl insanlar olduğunu gördüğümü sanmıyorum ama şimdi biraz daha fikrim var olan bitenlerin bir yönüyle ilgili. kabs taraftarına orospu çocuu diyolar anlamadım neden? çünkü ortada taraftar falan yok. herkes güne gelmiş gibi :) zaten taraftarı olsa lig sonuncusu olmazlardı dedi bahisçi 100'lük amca :) şimdilerde gündemde suriye'deki katliam! aldatılan robert'in kristen'le biten ilişkilerinin akibetinden daha da kritik olan köpeklerinin kimde kalacağı, michael jackson'un çocukları ve ailesi arasındaki para pul kavgası, kendini joker sanan kırmızı saçlı çocuğun davası olimpiyatlar falan var.... jimnastik kızları birinci olunca burası bi hoş oldu :) bu ise tv'de olan biten en acayip bi yandan da bi o kadar televizyona dair en gerçek olan şey. her yerde aynı işler. the late night with jimmy fallon'da çalan the roots en iyisi. albüm yapamamaları başka bi ironi elbet. kenan'ın siteye yazsam mı acaba bu abileri?

tüm bunların yanında ülkelerini komşularını arkadaşlarını koruma aşkıyla yanıp tutuşan insanların national guard'a katılmalarını pompalayan tanıtım filmlerinden, sağlık sigortalarından efektif yararlanamadıkları için uğradıkları haksızlıktan ücretsiz danışmanlık alarak kurtulup ne kadar muhteşem yaşam koşullarına ulaşılabileceği hayalini satan reklamlara kadar çok çeşitli manyaklıklar görmek mümkün. anlasam n'olur anlamasam n'olur?

batman izlemeye gittim. arkada bi grup çocuk alkış tutup yeeaaahhh oooooo diye bağıra bağıra izliyodu filmi. buraya kadar herşey normal. sonra birden klasik hikayenin en gaza getiren sahnelerinden birinde arkadan bi ses geldi 'küllerinden doğdu orospuçocuğu' diye. (evet türkçe dedi) nasıl nasıl nasıl kahkaha attım belli değil. onca gürültünün içinde kahkaham kaynadı ama günün lafını eden çocuk onu anladığımı anlamış olmalı, filmden çıkarken muzurca gülümsedik :)) şaşırtıcı diil türk görmek ama bazen alışveriş yaparken yanındaki adama 'anlamadım kadın ne diyo hangisi pahalıysa onu alalım daha iyidir' diyen birini görünce koşarak kaçmak isteme halimi durduramıyorum. o salak çiftin çocukları olduğunu düşündüğüm iki piç dükkanın önünde durmuş geçenlere tükürüyodu küçük olan büyük olana 'bok diyorum bak! bok! kimse anlamıyo işte, BOK!' derken arkadan eğilip 'doğru konuşun lan! diyip koşarak uzaklaşınca onlar kadar hıyar olmuş muyumdur acaba diye düşündüm :)

büssürü not var defterimde. ne zaman yazarım bilmem? zamanı geçtiği için yazmak da manasız sanki. şahane gelmedi, zaman zaman feci darlandım, allam of ölsem ya niye yoruyoruz birbirimizi diye söylenmedim de diil! ama ölmedim işte n'apalım. sakinledim azcık. dönünce görücem ak göt kara göt aslında ne renkmiş? ya da görmiicem işte ne bilim. uzak olsam hep bööle istedim aslında. iyim işte, cacık kıvamında mevsimi gelmiş karpuz gibi bişeyim. 

no more shoes :)   

15 July 2012


seni biraz özgür bırakmak lazım dedi akşam biri bana. dostum benim problemim benim biraz fazla özgür olmam zannımca dedim. ööle inek gibi baktık birbirimize. ben sana bi tekila koyiim dedim. halleştik sonra.

haftada bir de olsa iyi geliyo akşam üzeri 4 gibi dükkana gitmek için evden çıkıp sabah7'de eve dönene kadar kapatmak. içimdekinin dışına çıkıyo gibi oluyorum. gece bi aşamadan sonra herkes götüne kadar sarhoşken cin gibi ayık olup da ayyaş geyiği izlemek çok eğlenceli. biraz ayıp mı acaba diye düşünüyorum ayıkken insanların sarhoşluklarıyla eğlenmek diye ama... dalga geçmiyorum ki. eğlenmek! için çıkmış insanların bi aşamada beyinleri tersyüz olup da başka modlara geçmeleri, dertleri her nerdense oraya bağlanıp hala gülmüsemeleri dans etmeleri... hoşuma gidiyo. zihin ne acayip şey olm. hophop moddan moda geçiyo ama mişını hiç untmuyo 'eğlenicez eğlenicez eğlenicez.....' diye kendine tekrar edip dururken gülümsemeyi hiç bırakmadan maymundan erik ağcına pek çeşitli hallere bürünebiliyo.

öğlen uyanıp da gazete tivitır bakınca içime verio gibi oluyorum sonra sağa sola ben de haber paylaşıp 'bak gündeme neler olmuş benim de söyliicek sözüm var' diyip yanına yöresine komentler yazınca rahatlıyo muyum alışkanlık mı yoksa diye düşünüyorum. şimdi bu van lav'daki içki husumetiyle ilgil bi bildiri yazıldı mesela. yarın düşer feysbuka. aha yazdık işte bişe içindeyken içinde olanlara hitaben yazdık. mağdur edilen kültür sanat ortamı insanları olarak bişe yazdık... afferim. sabah bildiriyi okurken farkettim ben tertemiz kadın olmak dışında hiç bi hikayenin mağduru olamayacak kadar püri pak biriyim. kadın olmak yeterince zor, bi de kürt olsam bi eşcinsel olsam bi de fakir olsam bi de piç olsam bi de.... tek mağduriyetim 32 yaşına gelmiş siki taşşana denk bi kadın olarak dünyanın istanbul şehrinde gece 1 buçukta taksiciyle kavga edip polisten 'bu saatte sokakta işiniz ne' lafı yiyip ekip arabasıyla eve bırakılmaktan başka mağduriyetim yok ki. minicik bi olay aslında di mi? öyle diil işte. altında neler neler var o ekip arabasıyla yolculuğun. beni ekip arabasıyla güvenli! bi şekilde eve bıraka o zihniyet dünkü festivalin amına koydu, ölmüş çocuğun fotosunu çerçeveletip seçmenlerine şov yaptı, diyarbakır'dakilerin anasını sikti.yetmemiş gibi tüm bunlar olurken gazetelerde medya gurumuz acun'un merve diye bi karıyla olan husumetini manşetten verdi...

içimdeki dışımdaki birbirine girmiş durumda. ordayken orda olabildiğim bi yer var o da detoks niyetine hafta bir gidip yardım ettiğim bar. n'oldu aq? geceyi rekor ciroyla kapatıp alaçatı'daki dükkana neşeyle telefon edip haber verdik... bildiri mildiri yalan :) 300 kişi paylaşır feysbukta, 3 ay sonra bi festival daha olur miting yapmalarına izin verilmeyenler festivalde içki içemedikleri için mekana gelir, ciro rekoruna katkıda bulunur. dükkanı kapar taksiciyle kavge eder eve döner uyuruz öğlen uyanmak üzere.

bir varmış bir yokmuş zaman zaman içinde tetikçilere ağam paşam çekilirken hırsızlara kumdan inşaat yaptırmak için ihale peşkeşlenirken... diye başlayan bilmemkaçyüzbininci masalın yazılışına şahitlik eden bi grup bahçe cücesi oluruz. masal biter, uyku mışıl, sonra güzel sabah... kahvaltıda bir yumurta sütle çırpılırken sağlıklı beslenmeyi öğrenir öğrendiklerimizden kör olmuş gözlerimiz yine uykudan kapanır hale gelene kadar devam ederiz.

amin

06 July 2012


geçen hafta kafayı kırıp moda'da kayboldum. sanirim bi 25 dakika falan caddeye çıkmaya çalıştım. o esnada bi ses 'uzak ışıklı ve değişik' dedi. uzak ışıklı ve değişik olan bi yer tarif edicekti sanırım ama birden error oldu ses kesildi. şimdi yine başladı. tatile geldik aq güya dinlencez. yordu yeminle bu ses.

emekliye bağlamakla bağlamamak arasındaki kararsızlığımı 'içkiyi bıraktım' cümlemle başlayıp endişeli bi ses tonuyla 'ben bi votka vişne alabilir miyim?' sorusunu sorana kadar geçen zaman aralığındaki dengesizliğime vuruyorum. en kötü gecenin sonunda kerem'den başka gören olmadı halimi neyseki. o da zaten ne kadar yadırgar bilemedim. çok bezemişiz sanki. ya da konuşmadan ölene kadar takıldığımız için susarak anlaştıklarımız olduğunu varsayıyo olabilirm her zamanki gibi. benzer zamanlarda benzer şeylerin köşesinden benzer nedenlerle dönmüş gibi bi hava var sessiz olanda. neyse sikerim uzun işler bunlar. yeri de bura diil.

bin sene sonra dayımla yengemi götüme kadar içip öldüğüm bi gecenin sonunda 3 saatlik uykudan kalkar kalkmaz gördüm. hiç bozuntuya vermedim, gittim öpüştük geceyi anlattım sonra ''ee siz neler yapıosunuz'' dedim. devam ettik. çok büyük utanç olması gerekirdi halbuki. olmadı. ne değişti acaba? sonra kaldığımız yerden devam eder gibi oldu. ben nerde kaldığımızı çok harılamıyorum ama yengem elbette her zamanki anılarını anlattı 'böyle geceleri gelir vedatla ikimizin arasına yatardın' 'saçların kıvır kıvırdı böööyle buralarına renkli renkli tokalar takardın cici cici...'' e değişmiş işte.

kaybedilenler listesine en son soktuğum şey yeni aldığım g-shock saatim oldu. ömrü o kadarmış. zaten çok ısınamamıştım. utanç gecesinin sonunda takside üzerimdeki tüm fazlalıkları çıkarıp kerem mürşit ve nesli arasında paylaştırdım. sonra taksinden inerken farkettim ki nesli'ye emanet ettiğim ayakkabılar yok. sonra çocuklardakini kontrol ettim, ikisi de emanete canları gibi bakan sorumluluk sahibi delikanlılarmış. onlara verdiklerim onlardaydı. ama sonra nasıl olduysa saat gitti. canımız sağolsun. çıkar bi yerden.

burak keşfetti bloğu... her seferinde yeni biri keşfedince çekiniyorum azcık yazmaya 'ulan şimdi bi de bu halimi bilcek' diyorum kendi kendime de son zamanlarda şunu farkettim aslında herkes bilio her halimi. ben bokunu saklayan kedi gibi olmamış gibi davrandığımda kimse anlamıyo diye düşümüyorum. halbuki her sik ortada. saklanıcak bişe de yok halbuki. bazen ben olmaktan utanıyorum ama yanımdakilere soruyorum 'benden utanıyo musun?' diye :) dün gece 'o karının amcıı bu kadar' diye yolun ortasında bağırıp kafama oturtup döndürme hareketi yaptığımı hatırlattıklarında da sordum. ''hahah yok canım olur mu? dedi burak. yaptığım saçmalıklarla yanımdakileri utandırmaktan korktuğum için başıma ne saçmalık getiriyosam tekken getiriyorum sanırım. bu, küllüğü arka cebime koyup sonra da üzerine oturup kırdığımda kendimi salak gibi hissetmeye benziyo. küllüğü yanımdakiler gibi düşünürsek sanki götümle yaptığım bi hamle yüzünden kırılıcaklar gibi.

tatilin henüz 3. gününde 'of ulan amma da yaydık, daha çok var bitmesine' diye kurtlandım. her akşam üzeri saat 4-5 gibi içime bişe kaçıyo ve yerimde duramıyorum, ama o kadar yayar pozisyondan harekete geçip bişe de yapamıyorum sonra geçen 2-3 saat içimden küsüyorum. bi de dışımdan küsebilsem keşke. bu içinden küsmek de erkek üşengeçliği gibi. erkeklerin külfet gibi görüp yapmaya üşendikleri şey gibi dışardan küsmek. bi üşeniom gibi. halbu ki götüm atıyo ondan küsmeye cesaret edemiyo olabilirim. bi de 'kendi kendine küsmek' saçma diil mi? küscek kimsem olsa daha kolay. hühhhüüüüü hüü diye ağlasam mı acaba bu saçma hali dramatik hale getirip daha inandırıcı olmak için. te allam ya!

hayatımda ilk defa yüksek sesle bişeyi kıskandığımı söyledim. alkış! bi yandan da hayatımda ilk defa kıskandığımı farketmiş olabilirim. insan oluyorum oğluuum :) olabildiklerimi farkettiklerim listeme kötü, korkak ve sadık olmayandan sonra 'kıskanç'ı da ekledim. bu iyi bişe. demek ki dünya ve üzerinde yaşayanlarla bi iletişimim var artık. dünyanın benim etrafımda dönmediğini de anlamam için nedenlerim var. ben ve insanlar... içime almadan ama almış gibi de yapmadan onlar orda ben burda yaşayıp gidiyoruz diye bişe var bu hayatta.

burda yazarken bazen içimdeki muhasebeyle dışımdaki olayları birbirine karıştırıyorum. oysa ki içimde muhasebe olmasa da herşey dışımda olsa beynimdeki filler malülen emekliye ayrılıp birbirlerinin münsip yerlerine duhul etmek suretiyle yaptıkları yorucu eylemden vazgeçseler... dünya da barış olsa gibi bi dilek oldu bu...

tatil de bi nevi mesai işi hacı. burda olmanın sorumlulukları var. oysa ki... kim öğretti lan bize tatilde insanlar dinlenir diye. dinlenmeye geldik amin de benim kafa sürekli mesaide... bırbırbırıbır kafamın içi konuşuyo. baydım yeminle. oysa ege öyle mi? müdür uyanık olduğu her saniye fiziksel eylemde ve gülümsüyo. sonra uyuyo dinleniyo yine atom'a bağlıyo koşup yüzüyoi canı meme isteyince nurcan'ın elinden tutup uygun bi yere oturtuyo sonra da memeyi açıp sütünü içiyo. işi bitince kalıp kaldığı yerden devam ediyo. eminim uyurken (ki kendisinin tatilde olduğu anlar uykudaki saatler bence)

burak'ta nüfer abi huzuru var bence. ama nüfer abi daha komik bence sıkılıp daralınca ellerini beline koyup, az sonra volta atamaya hazır pozisyonda bi pozla yürüyo. burak gördüğü herşeyi almak isteyen bebekler gibi gördüğü herşeyi bebeğine alıyo :) ne kafası anlamadım. annem olsa 'anne olunca anlarsın' derdi. ben anladım hacı anne olamam. la oğlum herkes nası oluyosa sen de öyle olursun dediğini duydum sanki nurcan'ın ama hacı o iş ööle diil. sabır mabırdan öte götüm kadar bebenin aslında senin benim gibi insan olduğunu bilip hareket etmek bence mevzunun özü. ama insan kendi içinden çıktığını bildiği şeye dışarda 'insan' gözüyle bakamaz. yani ben bakamam. bana ööle bakmamışlar o yüzden ben de bakamam. hamurum öyle karılmamış benim. aha geldiğim hal bu.

öldüğümüz gecenin sabahında yatmdan evvel kerem'le bişe konuştuk. keşke bi kafa o kadar gidik olmasaydı da hatırlayabilseydim sabahına. GERÇEK kelimlerle gerçek ses tonunda 'kendi' olduk ikimizde. birileriyle kendi olmayalı çok olmuş.

nazlı'nın mezuniyetine gidemeyip çikolatalı sepet gönderme hareketi benim için yeni bi pratikti ama nazlı'yla ilgili yeni bişe farkettim. demek ki uzak kalmam lazımmış. buna da şükür.

bodrum'lu fotoğrafçı olmak diye bişe var galiba. bi gece bi masaya düştüm çoğacayip diyaloglar oldu. sıkıntıdan ölmedim elbet ama yine:  'bodrum'lu olmak (ne demekse) furyasında
-'kendilerini yavaş akan nuri bilge filmlerindeki grimsi sarı renkli sahnelerin baş rol oyuncusu gibi sergileyen insanlar... .....'
-'hayatları, yavaş ve içlerinden gelip canlarının çektiği şeyi üreterek geçtiği için yaşadıklarını unutmayıp muhabbetin en isabeti yerinde ortama uygun anılarını anlatıp sohbeti renklendiren insanlar........''
gibi gibi büssürü şeylere tutulup insanları, üzerinde içinde ne olduğunu yazan kutulara koyup sınıflandırıp rafa koydum yine. annem buraya taşınırsa ona fotoğraf makinesini yasakliicam.

alen'le tanıştım. hrant mırant bi de o'ndan dinlemek lazım sanırım ama... sanırım hayatta yapmak istediğim en son şey bu ve benzeri şeyler galiba. sabah yüzmeye gittik iki satır laf etti. yine içim kalktı. allahtan hemen ayaklarımı suya sokma bahanesiyle fıydım ortamdan ve tabii ki her zamanki gibi güneş gözlüğü yaşları sakladı. daralıyorum abi gönlünde gözü insanlarla sığlaşmaktan vazgeçip iki çift laf etmek beni yoruyo.

tuna var bi de. arabayla giderken 'sigarayı camdan atma hava kuru ve sıcak mazallah yangın çıkar' diyen bi adam. düğmesi var basıyosun ayılıp günün en aklı başında insanı olup dans edermiş gibi yaparak sarhoş ve öfkeli insanlar taşıyo. o fenomen anneden başka da bişey doğmazdı zaten. tiremisu yer misin? yok! tiremisu? yok yok teşekkür ederim. su iç o zama. sağolun. çay var...

bardan atılma, ege ve gülünce görünenden 4 kat daha büyük ağzı, billur ve cillop fakbadileri, lokum kadar beyaz ve jöle kadar bıngıl göbeğim gibi daha anlatıcak çok şey var da... uzun oldu. samsun'da toki, suriye'de uçaklar, drop box kapanma şakası! taksim meydanında çıplak halde heykele tırmanan adam gibi bir sürü de dünyevi şeyi kaçırdım bu hafta. olsun nasılsa pazartesi günü kaldığı yerden hatta bir önceki haftadan daha da anlamsız saçmalıkla devam edicek gündem.

unutmayla ilgili durumum ne olucak bilemiyorum ama sanırım biraz ciddiye almanın vakti geldi kafamın derdi her neyse. keza unutmaktan ölebilirim. kendimden sıkıldım yemin ederim. olduğumla kavga etmesem de 'neslicim olayın bu' başlıklı sıkıcı konuşmada ikna olan taraf olsam herşey daha seksi olucak.

ne demiş büyük düşünür teoman: yalanlarımız güzel inanması zevkli, bir şey sevmeye değerse ölmeye de değer mi?.... elimizde bunlar mutlu olmaya yetmez ki.....

sabaha son son yüzücem. bi sonraki okyanusa kısmet olur iişallah. o vizeyi alamazsam eğer hayatım gerçekten bambaşka olabilir bi yandan da. iyi de olur aslında. bakıcaz ona.

29 June 2012

tatil yolunda olduğum için içimden sevinç çığlıkları attığım doğrudur. binlerce notum vardı götüm gibi geçen haftadan yazıcak...

hikayelerden biri, gecenin bu saatinde nerden geldiğimle daha çok ilgilenip üzerime yürüyen taksi şoförlerine çay ısmarlayan polis hikayesi aslında en çok eğlenceli ama o kadar erteleyip üşendim ki yazmaya... ama hikayenin en komik yeri 'beni gideceğim yere kadar sağ salim bırakmaya' gönüllü ekip otosu ahalisine geldiğimiz yerin metresi olduğum evli adamın evi olduğunu söylediğimde, akşamdan beri bayıldıkları tüm şirinliğime kusmak istercesine bakarken kendilerine iyi akşamlar dileyip arabadan inmek oldu. kimya stajı yapmanın, unutmaktan ve su toplamaktan yorgun beynimi unutmasın diye kontrol etmeye çalışırken geçen meşakkatli ve sıkıcı anların yanında böyle eğlenceli tarafları da var.

nouvella vague'yi izlemeye gittim bi de. (son anda yapılan kral davetin de hastasıyız ayrıca) açık konuşiim sahnede tokuştan daha çok kostümleri merak etmiştim. her şeyiyle hayal kırıklığı oldu gece. aynı kostümle bi sahne geçirdi abilerim ablalarım. hem de bok gibi çirkindi kostümler. seksi olmayı bırak, o aksaraydaki doncu vitrininden çıkmış gibi görünen kostümü güzel bulan şova ağzının suyu akan varsa, grubu 'türkiye konserinizde seyirci hakkındaki beklentilerinizde haklı çıktınz herkes çılgınca eğlendi tebrikler' diye gidip öpücem. ki kızlar bacakomuz simülasyonu yaparken arada bi boğuk çığlıklar duymadık diil.

ne diyodum? he :) evet tatil yolu... şimdi yolculuğun eskihisar yalova bölümündeyim. bu aşamada hep 'aman da aman ne tatlı bi heyecan' diye içimde yavşak bi ses benle taşşak geçio sanki. (mutlu olunca kendimi suçlu hissedip öküze bağlıyomuşum) 'ay yaşasın çok da şiriniz' gibi bişe geçio aklımdan, yolculuk sonu tatilse hep neşeli olmak zorundaymış gibi ille bi zorliicam ille bi abartıcam ya! şansımı deniyorum işte. az tivitır az feysbuk en birinci mişınım bu tatilde. sadece 2 gece 'kopuşun cezbeden bilinmezliği' oynasam yeter keza her kopuş sabahının ardından bilinmezlik, telefonumda kimin olduğunu bilmediğim insan isimleri ve numaralarından öteye gitmiyo ve aslında hiç de cezbedici olmuyo. son zamanlarda hissim budur sayın seyirciler. büsürü kitap var işte yanımda, e daha yola çıkmadan regl de olduğuma göre telefonum olmadan, 4 numara gözlüklerimi takıp koca alın-kulak-burun kombinasyonuyla daha da seksi olup emekliye bağlamamak için hiç bi neden yok. tivitır ve feysbuk olmaz da instagram olur belki :))

burak on numara beş yıldız adam bu arada. bu tatilde ona kendisiyle tanışıp, yarı akraba olmamızdan büyük esef duyduğumu ve artık arkadaş olabileceğimizi söyliicem. arkadaş ola-bilememe konusundaki sıkıntılarımı son zamanlardaki beceriksiz hissettiğim (kendime hakaret eder gibi geri bildirimde ulunmaktan da vazgeçmiliymişim) deneyimlerimi kendisiyle paylaşıcam. artık canı isterse başımla birlikte...  feribot yanaşmak üzere güneş de doğdu.

(parantez içindeki -muşum'lar terapilerde vardığım cümle sonu noktalar) 

28 May 2012

oturup adam gibi sohbet etmenin bile bi bedeli var bu hayatta.

ya sana hastadır ondan ordadır
ya az sonra işi düşücektir fotokopi falan çektircektir, ne bilim evde karısıyla köpeeyle oturmaktan sıkılmıştır deeşik ses olsun istiyodur... hep bişe vardır yani.

rakı içsek ya evde oturup, sohbet etsek. sonra da evlere dağılıp uyusak.


16 May 2012

07 May 2012

ne anne - baba rızası
ne aşk sarhoşluğu
ne arkadaş hatırı
ne vatandaşlık görevi
ne...

aklıma yatmadı mı, içime sinmedi mi olmuyo işte... aklım karşık diil desem yalan olur elbet ama gönlüm çok rahat. gönlüme simeyen hiç bişe hiç kimse uyandığım sabahların günaydın'ında yok. özlenseler de yoklar. çünkü ne yazık ki içime sinmeyen hikayelerimiz oldu, çünkü ne yazık ki tanıştığımız hallerden başka kişilere döndük, çünkü ne yazık ki hayatlarımız bi es verip konuşamayacak kadar yoğun, çünkü ne yazık ki yalancı olmayı edepli olmaya tercih edemedik, çünkü ne yazık ki akıllarımıza düşeni dillerimize getirmeyi yanlış yerlerde becerebiliyoruz. ama neyse ki bugün herşey içime sinen gibi, önceliklerimiz değişmeden önce olduğu gibi ...:)

wonderful mu diil mi sabaha kadar tartışırız ama tertemiz... özlenenlerle dolu ama temiz. acabasız, neyi istemediğini bilen... şimdi her kimle her nerde değilsek zaman değişmiş ve değişen her ne ise benim itirazım olanmış doğru bildiğime yakışmayanmış.

sigaramı, yarın başka bi yerde başka kimselerle başka bi şekilde başka bir sefer ol'mamanın şerefine sarıyorum.  

02 May 2012

bişe aklıma düşünce yapmadan duramıyorum ama dünyanın en büyük eziği olduğum için de tek seferde 'heyt ulan yapıom n'abalım' diyip bodos dalamayıp önden ya demolar ya da kendi kendime 1000 kere tekrar etmelerden sonra hareket edebiliyorum ya....

şimdi aklımdan geçenleri 'istiyorum' demek bile korkutucu gelirken bi yandan da 'eee aq n'olcaksa olsun' diyip yapmamak için zor tutuyorum kendimi. aslında zor tutmak mı yoksa kafada zaten oynadığım maçın başlama saatini beklemek mi ondan pek emin diilim.

hafta sonu bi durdum 'n'abıyon lan' dedim kendime sonra cevabımdan korktum.
'allaaammm duramıyorum n'apcam?' paniği geldi. bittikkkk :)

etrafımdaki çoğu insan doğdukları şehirden başka bi yerde yani burda yaşıyo ve şimdilerde ara ara 'ulan nası bişe acaba onlar için bu durum' diye düşünüyorum. bunu en çok da bi arkadaşıma yol tarif ederken hissetmeye başladım. çünkü artık istanbul'da yollar her 6 ayda bir değişiyo ve o yol benim için hep yeni yol oluyo. halbu ki birileri içinse o yol orda hep vardı ya da olması gerektiği yerde olması gereken şekilde. maçka'da nikah salonunun girişini değiştirmişler oysa ki o yolun değişmesini bırak nikah dairesinin orda olması bile benim için yeni bişe.

galiba doğduğum yerde ölmiicem... ya da mesela bi süre doğduğum yerde doymiim. benim için de yeni yapılmış yolların aslında hep orda olduğunu düşündüğüm bi yer olsun. mesela bundan 5 sene önce 'buralar hep çayırdı' dedikleri bi yerden yol geçsin ben de her sabah o yoldan bi yere gidiyo oliim....

henüz geri saymaya başlamadım elbet, daha kafadan bi 2 senesi var sanırım. ya da yok... belki doğduğum yerde ölürüm ama ölürken şu anda her ne isem o değilken öliim. mesela ayakkabı giymekten nefret etmeden ya da güzel yemek pişiren hatta yemek pişirmeyi seven biri olsam fena mı olur? şimdiye kadar yok sayıp 2 kuruş değer biçmediğim bir sürü şey kendim için hala olmasa bile birileri için doğru ise başkalarının değer biçtiği gerçeklere ya da tercihlere 'bok' demiyorum. sikoloğa gitmenin böye bi halüsinatif tarafı var bence. başedemiyosan kabul et, adını da içimizdeki serüvende gözle görülür yollar katetmiş yetişin koysunlar. ya da gerçekten yol katetmiş olasın ama bunu anca bin sene sonra anlayasın.

yürü git nesli-han!


30 April 2012

 (hala homo gelse de) insanların neden ağaçlarla ilgili şiirler yazdıklarını anladım. çünkü bir ağaç 'gördüm' (orda ööle duruyodu çoğacayip) ve ağaçlara orda olduklari için şiir yazanlara da o şiirleri yazdıkları için de saygı duydum. sonra azcık mutlu oldum ben de nihayet bi ağaç görebildim diye. 


malloş'tan sonra yeni türev 'geviştmek'

27 April 2012

ofiste kullandığım defterin düzeni geçen aya kadar çok iyi gidiyodu. yazılarım okunaklı, sayfalar tarihli, yapılan işlerin yanı çekli, telefon numaraları başka renk kalmele yazılı.... geçen ay ne zamanki defterin bi başına bi ortasına bi sonuna not almaya başlamışım, ne zamanki kelimelerin sesli harfleri yuta yuvarlamaya başlamışım orda kopmuş. sonra bugün arada bi sayfa buldum. 30 mart'la 19 nisan sayfalarınn arasında...
''ışık, sesi bi de içinden geçenleri
hatırladığımla hayalini kurduğum aynılaşmış oysaki.
o zaman
eskiden yani 
sanırım biraz daha soğuktu
bi de biraz daha tanım-sız-lı
kör gibi ama gören kör. 
görmediği çöpleri atarken 
arkasından bakınca bıraktıklarındaki... 
kelimelerin arası neden bu kadar açık, karışık, kalabalık
sonra neden bu kadar hızlı ve iç içe
tanıdık                             içim gibi 
         buralı değil                    kayıp ilanı vermişler

mesele güzel olmak değil
doğduğun gibi olmak 
olduğuna doğmak 
doğarken olmak 
                                           sonra da hiç olmaya çalışmak 

her baktıpımda bu renk bu ışıkta yazılmış kelimelere 

hep bu renkte hayaller kuruyorum....'' 

ne kafasıydı acaba, biraz homo, biraz ... bilemedim ne işte de esnasında gerçek şimdi geyik gelenmiş. 

bi kere daha cenk geçti üzerimden. yine mutsuz yine memnuniyetsiz yine kendinden başka herkes herşey adına yaşayan. sonrada dünyadaki tüm kötülükler için onları suçlayan. verdim kurtuldum gibi olmadı tam ama iyi oldu hatırlamak. 


bu sabah mahir'de uyandım sonra kendimi kısa bi süredir koltuğun tepesinde tünemiş pencereden sessizce bakarken buldum. bi şeye tutulmuşum tam o sırada ne bilmiyorum ama aklımdan geçen şey 'eşyalar evler ve onlarla geçen vakitlerin rengiyle' ilgili bişeydi. tam neydi anlatmak zor ama... başka bi evde başka eşyaların tepesine tünemiş başka manzaralı bi pencereden de bakıyo olabilirdik ama o esnada ordaydık ve sanırım 'yaşa yaşa bitmez bu çünkü orda vazgeçmekten korktuğum kendim gibiyim' gibi bişe dedim kendime. dolu ama boş, beyaz ama kırmızı manzaralı ama önü kapalı... pinhani çalıyodu ve ben çok uzun zamandan sonra pinhani'yi kendi başıma arkasından ağliicak anlatıcak hiç bişeyim olmadan dinledim. 

3 gündür bi enerjidir ki bitmiyo, rüçhan'la yaptığım kilometrelece yolun bunla çok ilgili olduğunu düşünüyorum ama hep bu enerjide olmak için hergün erenköyden santrale gidip gece taksimde takılıp sonra yine erenköye gidemem. hafta 3-4 olur. ama biliyorum ki en fazla bi ay sonra bu rüçhan kopuşu enerjisi de bitcek :) e o zaman da tam yaz gelmiş ve ben çoktan çok korktuğum mayısı atlatmış olucam.



25 April 2012


'bi kere daha neden bu işi yaptığımı hatırladım' dünyanın en büyük geyiği olsa gerek. neyse ki hiç bi zaman şişko kıllı kısa boylu ve türevlerinin bende çağrıştırdığı bi kadın olmadım ve hiç bi zaman o geyiğin topuna çıkmadım. he malım o ayrı, bi beni bağlar bi de çemberin içini... az bi siktir git. ama 6 senenin ardından ilk defa bu işi nasıl yapmak istediğimizi bi kere daha düşündüm. stockholm'e serra nesli fırat gelmesinde ağzımızın suyu aka aka baktığımız şeyi ne kadar yapmışız ne kadar yapamamışız gördüm. gerçi ''n'olcak la herkes yapar onların yaptığını'' diye bi geyik var etrafta ama geyiğin babaları hayatlarında kaç kere iki elle bi siki doğrultmuş diye düşününce yanıt bulamadım devam ettim. yapamadıklarımızı neden yapamdığımızı yapıtkılarımızın da şimdi nerde nasıl olduklarını gördüm. azcık içim yanmadı diil. hay aq neydi n'oldu diye. şimdi herkes! burası çoook uzun hikaye hesabı kabarık, küskünü çok gülücüğü gerçek ama burası diil yeri. işten işteki insanlardan tek e en uzak yer burası. o hikayelere girip olmayan çemberimi bi kere daha silik kesik çizgilerle diğerlerleriyle kesişir hale getirmenin manası yok. 

zamanında gelen otobüsler, bana göre tıkanmayan ama yerlilere daraltı getiren trafik, şehrin en güzel yerinde bin katlı ve sadece öğrencilere kiralanan muhteşem manzaralı ucuz rezidanslar, liberal partinin 27 yaşındaki kadın genel başkanı, kralı ve kültür bakanı içerdeyken kapısında sadece bi tane polis arabası duran konferans! salonu... diye giden binlerce bura-lı şeyin yanında, uyuşturucu sattıkları için okudukları okulun onlarca polis tarafından basılması! suretiyle tutklanan 14 öğrenci, şehrin merkezinde olanın tersine hiçbişeyin ortasında geniş yolların yanına dizilmiş toplu konutlar ve çakıl dolu geniş bahçelerin hiç bi yerli olamayan insanları.... heryer kendi gerçeğinde 'biyer' 'bişey' işte. nereseinden görmek istersem orasından görüyorum. geldiğim yere lanet edesim geldiğinde sokaklarda yüzlerce bisikletlinin dolaşabiliyo olmasına methiyeler düzüp gaza gelebilirim, nerde olursam olayım aslında hiç bi zaman oralı! olmak zorunda olmadığıma kendimi ikna edip herhangi bi yerde olabilirim. 

oskar ve bebeklik arkadaşı oskar'la yemek yiyip sarhoş olup herşeyin 9'da bittiği bi şehirde ne yapıabilirse yapmayı denedik. kanka'lık mertebesinde ne kadar leş ve bi yandan konuşmadan da anlaşılabilecek pis'likleri varsa döküldüler sarhoş olduktan sonra. hiç yabancılık çekmedim. bilardo oynarken topları ne kadar iyi idare edebildiklerinden bahsedip bi süre sonra kendi taşşaklarını ima ederek bilardo toplarından konuşluyomuş gibi yapmak dünyanın her yerinden aynı işte. çoluk çocuğa karışıp çapkınlıkta kankayı yarı yolda bırakmanın laf çakmalarından, küçükken kim daha iyi futbol oynayıp matematik sınavında kopya çekerek sınıf birincisi oluduğu için hayatta her zaman daha iyi yerlere gelebilir çekişmesinin coğrafyası yok işte. otobüs zamanında gelse n'olcak?

LSU ofiste çalışan 7 kişinin 5'i kadın bu kadınlardan 3'ü hamile. hamile olmayan 2 kişiden biri geçenlerde uzunca bi süre fena halde mide bulantısı halsizlik belirsiz baymalar yaşadıktan sonra dooktora gitmiş. tüm testler yapıldıktan sonra doktor kahramanımıza testlerin temiz olduğunu söylemiş ve etrafınızda hamile insanlar var mı? diye sorar. çünkü kahramanımız meğerse fake pregnancy syndrome dedikleri bi duruma tutulmuş :) nasıl güldüm belli değil. anlamak zor değil burdaki hayat rutinini resimin hepsine oturttuktan sonra bu teşhisi...  

şimdi hayatımda ilk defa 15 yaşımdan beri kullandığım parfümü değiştirsem mi diye düşünüyorum. nasıl olur acaba? bece olmaz. başka biri gibi kokmak hatta kokmak. çünkü parfümle yıkandığım halde bi kokum olduğunu hissetmedim hiç bi zaman. derviş beni her öptüğünde 'allaam kokuya bak yaa'' diyo. ben de 'a evet lan bi kokum var' diyip seviniom. acele etmeyeyim bunun da zamanı gelir kısmetse! kısa saç nasıl olur dedikten 3 gün sonra gidip kafayı 3 santim yapıp hala her sabah uyandığımda aynadakine 'günaydın sizin isim neydi acaba' diye sorduktan sonra temkinli olası geliyo insanın. belki de benim parfüm tedavülden kalkana kadar bekleyeyim nasılsa bi gün biticek bu nesli&burberry aşkı. 

saat 10 olmak uzere, tk1792 sefer no'lu thy yolcularının bi kısmı tepesi bağlı poşletlerle bi kısmı da samsonayt ya da locik keys cantalarıyla (ama üstü - ötesi yok) çekin yapmaya başlamıştır. 4 gündür topalsan anca 6 saat uyuyabildim, hazır erken gelip mis mis isveç birasıyla demlenmişken 2 saat mışıldayabilirim geytimin önünde... sabah 5'te inip 9'da derse girebilen nesli bizdendir. 

20 April 2012

karaköy'de olmanın hiç bu kadar keyif veriicee aklıma gelmezdi. bugün buranın rengi kokusu bi de azcık sesi sanki başka bi yermiş gibi. bi de konuştukları dili anlamak yerine sadece duysam... tam olcak :)

17 April 2012

bundan bıktığım gün, geceleri çorapsız yatmaya başliicam

31 March 2012

karnım o kadar da aç diildi ama yinede yedim o boklu kokoreci. sabah uyandım klasik sabah kasılması hafif bi yanmayla taçlanmış. olsun dedim içimden 'o kadar boklu boklu yedik bu kadar yanma normal'. sonrası zaten bitişş. organlarım da çıktı kusarken, bitmeyen kusma olsun diye neonlar yanıp sönmeye başlamıştı ki müdahale etmeden geçmeyeceğine kanaat getiren ev halkı olaya müdahale etti.

sonrası klasik: e neden yedin bilmediğin şeyleri dışarda
e o saatte yemek mi yenir
bilmiyo musun miden kötü neden dikkat etmiyosun....

la aq bu lafların hepsi aynı yere düşüyo. canım istedi yedim. gerekli olduğu için ya da lezzetli olucaanı idda ederek de yemedim. yedim işte. hasta oldum yattım. n'oldu siz mi yattınız doktor hanım?

hayatta herşey doğru bi benim boklu kokoreç yemem yannış di mi? bencede.

'şimdi tabi en iyisini sen bilirsin de ne gerek var' diyerek başlayan cümleler hayatımı sikti. gerek yok ama ben bilirsem madem onca can sıkıntısı oluyoken en son ihtiyacım olan şey bol 'ama' vurgulu ve yaşanan durumu kolaylaştırmayan hatta üzerine bi daha hatırlayıp anlamsız sıkıntıya sokan zevzeklikler...

ben bilmiyorum sadece yapıyorum. kaldı ki göründüğü kadar kolay da değil. yedim boklu kokoreçi n'oldu? gördük. giren çıkan bana size ne doktor hanım.

dün gece uzun zamandır konuşup konuşup üzerine ağlak ağlak vahlandığımız hikayeden çıkıp 2-3 saatte olsa kendi gibi 'orda olabilme'nin dayanılmaz doğallıyıla takılındı. fısır fısır konuşulcak mızmızlancak şeylerle de nefes alınıp verilebildiğinin ilk denemesi oldu belki. doom günü kızı ev sahibesi rolünde çok başarılıydı, mekana girer girmez hazırlatılan şatları 'ne ciciyiz di mi' gülümsemesiyle çaktı hepimize, ayarı verip pamuk kıvamına getirip gecesine başladı. hastasıyız böyle manevraların :) annane doğmuş bünyesine 24'ünde adapte olmaya çalışıyo hala o ayrı mesele. e herkesin bi çelıncı var bu hayatta. seninki de bu olsun bebişim. en son bodrumdaki gibi bi gece insan ve kişi analizi yapabilcek kadar uzun kalaydım daha neler anlatırdım ama :))) bu kadar kafi. herkes bu kadar uçta ve bu kadar teyet geçerek devam ederken yapılması gereken en son şey etrafta olup bitenleri uzun uzun anlatıp ayağıma dolamak.

gözümde 'bu kokoreçi yiyim di mi?' diye rexx büfedeki abiye yalvaran gözlerle bakan fırat canlandı. 'pis diil di mi' yesem ne güzel olmaz mı?

göt bok sıç tööbe allam sıçç bok 

25 March 2012


son günlerde duyduğum en komik şey: peki o kötü huylu tümör ya götüme kaçmışsa napcaz? göte kaçan tümör :)


annanemden anneme geçen bi hıyarlık var bana nası geçmediğinin hikayesi karışık ve uzun ama onun adı da nesli olmak sanırsam. hıyarlığın adı 'kendini telkin et' oyunu. hiç oynamadım. çünkü tam olarak ne yapmak gerekli telkin oyununda bilemedim. üzülmekse üzülmek küsmekse küsmek ne sikimse hissim o oldu.

son sözüm şudur telkin oyununa: insanın kendine eziyet etme borcu mu var ki başa çıkamadığında telkin etsin kafayı. olmayan bişeye neden inandırsın kendini? kendi kendine verilcek en acımasız ceza olabilir mi telkin oyunu.

bu ara herkes birbiriyle ilgili dedikodu yapıyo sonra da 'edepli' davranmak için gidip en son lafın sözde! sahibiyle konuşuyo ya! son zamanlarda şöyle bişe oluyo, cümle içinde kullanılan kelimeler lafın ilk sahibini ele veriyo. tabi böyle durumlarda kendi kelimeleriyle konuşamayanlar başkalarının kelimeleriyle birbirlerini yaralamaya çalışırken aslında kendi idam fermanlarını da imzalıyolar. horozlanıp caka satarken kendi kelimelerimizi kullanalım diye öğreticem bundan sonraki çömlere.

bi senede bin kere taşınma rekorunu kırmak için biraz geç kaldım. sene geçti ama umutluyum 2013' mart'a kadar 2 kere daha taşınma planındayım. pencere yüksekliği ve banyodaki su borularına tutulmasam herşey daha kolay olucak. nası bi yer olmasını istediğimle ilgili hayalim (en azından rengi) hayal meyal olmadığı için mutluyum. evin, aklımda hayal meyal olmamasına rağmen bulunamıyor olması hayal meyal olmaması halini bi bahane olmaktan çıkarıyo mu yoksa hayal meyal değil ama bulması imkansız hale getirdiği için bahanenin ta kendisi mi oluyor ondan emin değilim. (tam olarak böyle hissediyorum ama biraz karşık galiba) anlayabilecek 3 kişi tanıyorum 3'ü de homo. asıl soru ev nerede  değil o renk ev nerde.

sanırım en çok ihtiyacım olan şey konuşmak değil anlatmak.
çimlere basmak nie yasak la?
yayaların arabalara yol verdiği bi yerde neden yaşamak istesin ki insan?
pilates yaptığında sıkılaşıyomuşun. sıkılaşmak! çok eğleniyorum.
kesilen kemiğin ucunda azcık kalmış :) yine çıkıo. o da sıkılaşır mı acaba?

09 March 2012

bu sabah farkettim ki, bir günden çok şey bekliyorum ya da bir gün dediğim şeyi gözümde çok büyütüyorum. bunların hepsi gün ola hayrola ezberinden geliyo. kim öğretti ki bana yeni bi günün dün olmadığını ve gelen günle dünden kalan işleri yapabileceğimi ya da yetiştirebileceğimi? bu hurafe kılıklı ezber yüzünden işleri öteleye öteleye bi sabah bi uyanıyorum başucumdaki neon tabelada mordan sarıya sarıdan yeşile yeşilden sıçtın mavisine dönen renklerde 'son 2 gün' yazıyo, yanı yanıp sönüyo :)

şu haftayı bi atlatayım sonra daha rahat olucam cümlesini de artık habeye söylediğimi bildiğim halde vazgeçmeden tekrarlıyorum.
'şu hafta bi geçsin ki gelecek hafta daha da götüme girsin; bu hafta aldıklarımı folloşluktan hissedemedim' gibi duyuluyo olabilir artık. bi yandan da, hayatımda olup bitenlerin götten duyulması vesilesi ile follofoşluğumun sınırı kalmamışken, orospuluğumun tanımını benden başka herkesin belirleyip bu fütursuzluktan cesaretle çat kapı densizlikleri yüzünden neyin nasıl duyulduğuyla ilgili bol pratikleri günlerim geçiyor. hoşuma gitmeye başladı. biraz daha mı ileri gitsem ne?

büyücü, kral ejderha masallarına ara verip şimdilerde 'yanlış bütün' ve 'kötü şimdi'yle ilgili yazılan şeylere sardım. anlamadığım nesli hali daha da karmaşık hale gelio ama sevdim :) ne demiş büyük insan: yanlış yaşam doğru yaşanmaz. amin



07 March 2012

zamanı olmayan bana gelsin. 'nesli yapsın' episode 872.

müziğin sesini kıssınlar lütfen.
şöyle yapalım: nesli ölsün hepimiz rahatlayalım.
'iyi' (her ne demekse) olmakla bencil olmak arasında bi ilişki / orantı / bağ / sik-sok olmadığını bi gün anlamak üzere birinin kafama çekiçle vura vura beni öldürmesini diliyorum. keza artık kaça bölündüğümü bile hesaplayamaz hale geldim.
yaparsam ölürüm vs. ölmezsem yaparım.
ipimi çözün ben gideyim.
çok yakında sinemalarda 

23 February 2012

madem, blog: günlük, madem çok yazmıom die dertleniom o zaman bi günde bi kereden fazla yazabilirim. (sevgili günlük iznin olusa bi kere daha yazıcam)

otoparkta yer yoktu kaldırımın yanına parketmiş arabaların yanında end up ettim. uygun mudur? bence uygundu da ondan sordum. 

madem haberi olmiicak (!) ne konuştuğunuzdan o zaman cümle içinde adını kullanmayın.


sevgiler
nesli


09 February 2012

sigara içerken aklima geldi
'kendine malik (!) arıza erkekler' tarafından büyütülmüş kadınlar olarak, ne büyümeye doyuyoruz ne de arızalıklara. allah başımızdan eksik etmesin derler ya. öyle diil bu bence. yoklukları varlıklarından daha iyi olabilir. olmadıkları bi hayat deneyimine sahip olmadığım için aksini tahayyül edemediğimden tüm korkum. 

30 January 2012

ses1: olmuyo neslicim.
ses2: o zaman hala neden deniyosun?
ses: duramıyorum
ses3: ezberden konuşuyon bak şimdi. denediğin falan yok. mal gibi çırpınıyon.
ses4: alışmış götte don durmaz
ses5: o öyle diil aslında. alışmış kudurmuştan beterdir.
ses: kudurdum ben.
ses7: vaz geç ve devam etme.
ses7: thy şubata özel kampanya yapmış neverland'e

dinimiz amin.  

25 January 2012

gariplik olsun ya da manalı bişeler buliim die arandım durdum. 304 de aynı 203 de; kaldı ki ben 203'te hatta o tarafa bakan odada ilk kez kalıyorum.

çantamda bundan öncekilerden farklı olarak fazladan 2 hard disk, 3 kamera, bi desktop, 9 kablo, pipe, french press, çekilmiş kahve, bi çift şişe örülü garip alacalı renkli ip, kubar ve gçb kaşesiyle geldim.

değişmeyen şeyler var elbet: resepsiyondaki çocuk. çok büyüdü. yıl hesabı yaparken restorandan resepsiyona macera dolu hikayesini de atlamamak lazım.

şimdi düşündüm bi an ''öncekilerden farklı olan''la ''ilk'' arasında bi fark var mı? ilk dediklerim de var çünkü bu sefer. o yüzden dedim

20 January 2012

çok şey birikti yazıcak. fotosu bile belli de zaman lazım azcık.
fırat karikatürlerine fena sardım bu ara. okuyup okuyup kopuyorum hatta bazen birileriyle konuşurken fırat'tan satırlar geçiyorum e kendi kendime konuşuyo gibi oluyo o zamanda.

bernard cornwell'in arthur şeyinin son kitabını yeniden okuyorum. son ama bu sefer valla son. rüyalarım mutsuz hikayeler oldu bu ara bi kere daha derfel oliim de sonra söz bi dahakiler kendi rüyalarım olcak.

nükrettin abi vardı bi de. oduncu numan'ın karısı feriştah hastaydı nükrettin'e hep sıkıştırıyodu kuytuda, nükrettin yok dedikçe feriştah azıyodu. delikanlı arada bir babasına basılıyodu kabak başına patlıodu. eee insanın adı çıkıcaana canı çıksın. amin töööbe ....

11 January 2012

düşündüm de herkes bişe istiyo. ben de istiyorum. kimsenin benden bişe istememesini istiyorum. 'yoğum ben' istiyorum.

belki de saçlarım dökülmez. ya dökülrüse diye götüm attı ondan kestim sanırım. ama'lı cümlelere başlamadan saçlarım, kendileri istemeden ben kestim gitti. ama yine de belki... dökülmez