16 April 2011

lutfen bloglara fotosuz posting yapmayiniz lutfen bloglari gereksiz yere mesgul etmeyiniz lutfen imla kurallarina uyunuz lutfen alkollu arac kullanmayiniz lutfen tanimadiginiz cocuklarla opusmeyiniz lutfen ise vaktinde geliniz lutfen onurlu VATAnDASLAR olunuz lutfen beni zaptediniz

13 April 2011


Mountain bike ile city bike arasındaki farkı görmemişler gibi 4 saat sele tepesinde geçirince daha iyi anlamak, ben yaptığımdan öğreniyorum kafasının kıçında yol açtığı ağrıdan daha kıymetli sanırım.
Bi iki soru var elbette
1)Neden city bike almadım
Cevap: İnsanoğlu rahata alışınca çileli günleri unutup herşeyi kendi bildiğinden ibaret sanıyo. O nedenle sanırsam city bike vereceklerini varsayarak söylemek aklımın ucundan bile geçmedi.
2)Bu esnada kıymetli olan ve yaparak öğrendiğim şeyden ders alıp bir dahaki sefere ne yapacağım?
Cevap: İlkinde ne yaptımsa onu. Benim olayım ders almamak. Beğenmeyen önden buyursun.

Bisikletten önce turist gibi bütün ekibe şehri gezdirdiler. Murat Belge'li şehir turu gibi olmasa da gittiğimiz yerler ve dolayısıyla rehberin gündemi gayet ilgi çekiciydi. Vay efendim kimgiller nüfusun % şu kadarı, yok efendim npo history ne zaman başlamış ilk kimin açtığı yoldan gösterdiği hedefe gelmiş aman da aman madem social worker'sınız o zaman neden biraz daha sosyolojik açıdan yaklaşmayalım konuya oh ohhh.... Çok keyifliydi.

Chicago insanıyla Silivri insanı arasındaki fark Chicago insanının settingin öznesi olması, Silivri insanı ise mekanın özne olduğu settingde nesen ya da dolaylı tümleç olması. Tüm şehri bisikletle gezmek mümkün, gezmekten öte bisikletle şehirde survive edebilmek olayın ta kendisi zaten. Berlin de Chicago gibi ama Barcelona değil. Barcelona da bisiklete çok alışık bi şehir olmasına rağmen bisikletle yaşamak çok kolay değil. Barcelona'da bisiklet işini günlük pratiğe dönüştürmek İstanbul'da metrobüste hayatta kalmayı öğrenmekle aynı şey. İstanbullu metrobüste hayatta kalabilir çünkü içinde bulunduğu kaos günlük rutinin ta kendisidir Barcelona'da da bisiklet işi öyle. Mevzunun orospusu olmak derler ya, durum aynen bu. Ama Berlin ve Chicago öyle değil. Hayatta kalmak için alışmak zorunda olduğun rutin her iki şehirde bir kaosun parçası değil. Eminim bu her iki şehirde de survive edebilmek için insanların istemeden de olsa alışmak zorunda kaldığı kaoslar vardır. Muhtemelen daha başka bir yaşam pratiği motivasyonuyla daha bireysel şeyler olabilir. Akdeniz insanından ötesini anlayabilirim ama anladığım şeyi anlamlandırıp onlar adına yorum yapacak kadar ''birey'' ''birey'' olamam. Bi taraf süreç insanı daha touchable olma kafasında bi taraf daha sonuç odaklı achievable olma kafasında. Her ne demekse işte. Neyse bunlar benim kendi açmazlarım ve anlatmakta zorlandığım şeyler. Anlamak diil anlatabilmek de mevzu! Ben de bu kadarı var. Tabi İstanbul'da metrobüs ve Silivri'de pazar pikniği resmi bu hikayenin neresinde bilmiyorum? Belki de o yüzden şaşıp da anlamadığım bişe olunca Türk müsün diye soruyorum.

A'dan C'ye - C'den B'ye - B'den D'ye ve D'den yine A'ya döndüm. Süreçte yolda yediğim rüzgar ve barbekü partisindeki alkolle şahane humusun da etkisiyle tabii ki D'den A'ya trenle döndüm :)) Laden ya da Gülesin bi kere 'ne zaman seni kendi başına bıraksak başına bişe gelio'' dediği günden beri gerçekten öyle oluyo. Aslında bu söylenene kadar da başıma gelmeyen yok bildiğimiz üzere ama o günden sonra daha bi ''her belayı çeker'' enerjim varmış gibi gelio. Trende sonradan çete olduklarını öğrendiğimiz – buranın yerlileri öyle varsaydı demek daha doğru – iki grup kavga etti. Önce bi duraktan eğlene söylene 10 genç trene bindi. Bi sonraki durağa gelene herşey olması gerektiği gibiydi ya da tren durup da kapılarını açmyınca bi dallamalık olduğunu hissedene kadar ben öyle sandım. Çok kısa bü süre sonra belki 20 belki de 25 kişi birden bizim olduğumuz vagonun kapılarına çullanıp yumruklamaya başladı. Sonra 7eleven'da da kısa bi süre önce yaşadığım ilk vukuattan tanıdık ama o ana kadar sadece Amerikan filmlerinde oluyo sandığım zenci! aksanıyla (evet zenci dedim farkındayım) küfürleşmeler başladı. Benim zihnimde Kısa Dalga'daki hiphop battlelarını çağrıştığından hala çok keyifli olan o ses tonu şiddeti ve vurgusu bi türlü korkutucu gelemiyo. Ama bi vagonda bin kişinin arasında kalınca o keyif g.tüne giriyomu meğerse o an anladım tabi. Sonra bi şekilde vagonun kapısı açıldı. Dışardakiler içeri daldılar. İlk grup kadar keyifli olmadıkları bazılarının kanamış burunlarından patlamş gözlerinden belliydi. İçeri dalan ekibin peşinden hop polis de vagona girince kendimi Picasso tablosunda bi çizgi gibi hissettim. Kapılar yeniden kapandı, ikinci ekipten en yüzü gözü patlamışlar ilkokulda öğretmene konuşanları şikayet eder gibi, bu bu bu bu diye az evvel yaramazlık yapanları gösterdi. Polis hemen gösterilenleri aldı kelepçeledi, bu arada tren hareket etti ve ben en az trenin kendisi kadar titriyodum. Bu kadar çok bi de geçen 1 Mayıs'ta titremiştim gazdan korkuma. Sonrasında içerde bi kaçının canını yakmış olabilirim, çünkü trenden inme eylemiyle yerde sürünürken kıçınla dağları devirmek benzetmesi arasında ortaya karışık bi manevra yapıp kendimi bi sonraki durakta dışarı atım. Yolun kalanında da şunu düşündüm: Geldiğimizde bisiklete binmeyi, host family'in yanında olmadan takılmayı, günlük işleri kendi başımıza halletmeyi seçen ekipteydik dolayısıyla buralı olan çoğu şeye şahit olmak en normaliydi. Bu seferki Nesli olmakla ya da yalnız kalınca belanın ortasına düşmekle ilgili değildi yani :P Böyle olduğuna inanınca kendimi iyi hissedicem!  

09 April 2011

   ne bi başkası olmak ne de bi başkasının yerinde olmak istiyorum. başkasının yerine konmuş hissetsem de kendimi bazen, yerine konduğum şeyi içime alırken iyiydi de şimdi mi kötü oldu diye de sormadan edemiyorum kendime. biraz delikanlı olmak lazım neslicim!

dönüp bakınca hikaye hep aynı ama. içimize aldıklarımız dışında kaldıklarımız, yerinde bıraktıklarımız yerine koyduklarımız.... mekan değişir, zaman zaten hiç birimizin değildir. aynı yerlere gidilir başka tshirtler giyilmiştir bu sefer. aynı heyecanla başka bi iş yapıyor olursun o esnada. isimler de değişir, arada bir yenilere seslenirken dilin sürçüp başka hikayelerden isimler çıksa da ağzından aslında seslendiğin hep aynı kişidir. kime seslendiğin değil de aslolan tuvaletin kapısında bekleyen sensindir aslında! değişen içindeki değildir çünkü içindeki hep sensindir zaten. hep daha iyisi vardır demişti bi sevdiğim. hep daha iyi olan senin görebildiğin kadarıdır aslında bi yandan da... çünkü iyi yoktur senin dışında senden öte. ben, benden öte olana inanıp haddimi aştım belkide kendime karşı. adım nesli. tuvaletteyken başka bi isimle çağrılmış olmama tepki vermemiş olmam da belki ondan. adım nesli. sen aslında 'nesli' diye seslenirken ben değildiğim beklediğin. kimse değildi. bişe beklemiyoruz çünkü. kendi kendimize yetebilen hep daha iyisini başka'da sanan mekanizmalarız o kadar.

kendim olmak beni mutlu eden. şapşik mapşik... benim. bazen sıkışıp kalıyorum içimde olana, kalkıp bi duş almak, sonra uzuuuunca yürümek iyi geliyo. kafam yürürken çalışıyo bunu zaten konuşmuştuk.

bahar gelirken, kışın ve ondan önceki kışın ve ondan önceki kışın rehaveti unutulmuştur en güzel sevişmelerle birlikte. yeni bahar geldi en iyisi her zaman vardır asıl soru şimdikiyle ne yaptığın sorusuyla gülüşümüz, kıyafetlerimiz değişir. yeniye değiştiğimize inanmak, kendimizi inandırmak için bedenlerimizi de değiştiririz bilmeden. hatta bazen içimizdeki o bahar geldi yaşasın heyecanıyla bedenlerimize kazırız hep daha iyisi vardır hissiyle gelen yeniyi. yeni de yoktur aslında. sen zaten yaşamaktasındır yıllardır. döner döner dolaşır gelirsin aynı hikayeye başka tshirtle... bu dersin sonu yok. döner durursun ve senden iyi bilen de olmaz neresinde olduğunu hikayenin.

asla karşılaşmayacak olsak da bazılarımızın hayatları çoktan kesişmiştir sonsuza kadar ve yapacak hiç bişe yoktur. çünkü hikayelerimizi hep aynı tatta benzer kokularla kendi kendimize yazarız. yaşarız, inanırız. mühim olan mekana zamana sözlere anlam bağlamamak! çünkü hiç biri senin değildir sadece sen ordasındır o esnada o zaten öncesinde de sonrasında da var olandır. hepimiz ve herşey gibi.

görebildiğim ama keşke görmeseydim ya da gördüm de yaşarken neden müdahale etmedim dediğim oluyo bazen. e hep geldiği gibi oldu. benim iyi'im gelebilmiş olmasıdır gelenle derdim olmaz. sonu bu darlanıklıksa onu da yaşarız aq. ben bunla güzelim. baktığım yerden kendimi göremesem de ordan bakınca hep güzelim. yine bi sevdiğim sölemişti bunu bana. hep istediğim gibi, olduğum gibi. şimdi bi dujjj alıp şehre yürümek zamanı. döndüğümde hangi tshirti nerde giyicemiii ve ne yapıııcamı bilmesem de hayatta birilerinin devam edebildiğini görmek içimi ferahlattı :)

08 April 2011

bazılarımız gördüklerine şaşırıyodu ya bana da garip gelmişti. bu akşam ilk defa gördüğüm bişeye heyecanlanıp görmüş olduğum için şaşırdım. hatta evren salona girmese ağlıyodum... da evreni görünce utandım. jackson pollock ve dan flavin işi gördüm bu akşam.. kelimem yok anlatmak için. the art institute of chicago gittim. gogh, chamberlain, pllock, flavin, key roden...... neler gördüm neler... offf. çok fenaydı. bazıları için serdar ortaç konserine gitmek hatta gidip heyecanlanmak gibi olabilir mi bu durum bimiyorum ama hayatta 1000 kere düşünsem bu işleri görüceem aklımın ucundan geçmezdi. tabi bi yandan da ben bu kadar heyecanlanırken aman yarabbi nereye geldim diyerek, kolejli bebeleri bu tabloların önünde ''okul gezisi'' adı altında görünce insanın içi sızlıyo! o yüzden benim için çok kıymetli.

öte yandan bomba üstüne bomba burası :) melda akbaş'la 6. günüm... alemdar bence zaten burda doğmalıydı. uğur elbette hep uğur. geri kalanımızı anlatmak için zamana ihtiyacım var.

06 April 2011


nüfus cüzdanımdaki dini kaldırmama çok şaşırmışlar. insanlar arada bi gelip snaa good job diyo. noldu diye sorunca amerikan filmlerindeki basket maçlarında mola alan koçun ses tonuyla az evvel söylemiş olduğun şeyden ne kadar etkilendiğini nerdeyse gözleri dolarak anlatıyo.

sabah gördüğüm rüyadan kelli ağlayarak uyandım. 2 saat erken kalkmışım tam o esnada telefon çaldı. güneş doğuyo hadi göle dedi. nası heycanlandım anlatamam. otelden evlere taşınıcaamız için valizimi toplamıştım. o heycanla da açmaya üşendim en üstte ne varsa pijamayı çıkarıp taktım elbiseyi sırtıma koşa koşa gittim. tabii ki çorap giymeden ve tabii ki yanıma kimlik cüzdan s.kim almadan. neden heyecanlanınca bu kadar çok kendimi bırakıyorum geldiği gibi olsun oluyorum? neden mutlu olunca mantığımı yitirip umursamaz oluyorum? Soğuktan donarak ölmiicemi bildiğim için olabilir mi? bazen bu kadar şuursuz olduğum için ayıplandığım hatta aptal sanıldığım olmuştur bilenler bilir. yağmur yağdığında da böyle çılgına dönüyo içim. hadi hop gidip ıslanalım kendimiz balkondan aşşa sarkıtalım oluyo.

feysbuka da yazdım moderatör ''moderatorumuz televiZyonlarda ucuz sisme yatak pazarlayan enerji deposu sunucuyla non formal trainingin amına koymuş alper akyuz arasi bi yerde :)''. bazen sıkılıyorum çünkü masada oturup tahtaya bizden alınan 5 cümleye referansla 1,5 saat ''etkili iletişim'' ''kültürel diyalog'' falan konuşuyoruz.

amerikalılara nonformal herhangi bişey ters bence çünkü onlar zaten nonformal deneyimden sonra yapılan brainstorm kafasında yaşıyolar. which is good. dedim ya bazen sıkılıyorum, neyse ki yaşayıp öğrenmek hala motive ediyo da bildiklerime diil de ''ulan bu nası oluyo ki'' kafama sırtımı yaslıyorum da keyifli hale gelio.

value clarification yaptık. bilin bakalım önce herkesin kendi için seçtiği ilk 5'i birleştirip grubun 5'i yapınca ne çıktı? to have loving family, to be honest person, to have good friends, to have equal opportunity for all people bi de bi sikim daha... bu ne aq demedim desem yalan olur. Tabi bu da grubun ne olduğula ilgili bana çok şey ifade ediyo. ben sandım ki daha hardcore bişe olcaktı. bu da benim çakmalığım olsun işte. bu hayatta hepimiz bişe sanarak gelmişiz buraya, sonra sandıklarmız aslında hiç düşünmediklerimizmiş, benimki de bu olsun... g.tüm kalkmış benim. Demek ki neymiş bu saatten sonra shaing experience diye bişe olmazmış o experience'leri başka şeyler için kullanıp kendi ekibinle share etmek lazımmış.

yine düşündüm acaba ben mi çok ruhsuzum yoksa geç mi tepkiyo içime girenler diye. bir kere daha şahit oldum ki bazılarımız gördüklerine şaşırıyo ki bu görülen her ne ise kısa süreli hafızayla şekeri gibi birer anı olup eriyolar, bazılarımız ise duyduklarına ya da gördükten sonra üzerine düşündüklerine şaşıyo ki bu da onları şimdi bulundukları halden daha ruh hastası ve düşün allah düşün manyağı yapıp sürekli başka birine dönüştürüyo.

bu akşam hepimiz some stay'lere geldik. alemdar galiba gey bi çiftle kalıcak. çok taşşak geçtik :) kendisinin izniyle elbette. yola çıkmadan bi gece evvel benim evde prova bile yaptı ''i'm ok with this situation but you know don't kiss each other when i'm around'' falan dedi... evlere dağılmadan evvel bi ortam resmetmeye çalıştım kendisine. fransız usulü hazırlanmış yemekler ve şarap eşliğinde ailecek bi akşam yemeği ve hayatlarmızdan sohbetler... :)) hafif keli terler gibi oldu.

bizim evde bi sibirya kurdu kırması var :) çıldırdı bizimle. bi melda'yı yalıyo bi beni. ama bence en çok meldayı :)))) melda her zamanki pür neşe ve tükenmek bilmeyen enerjisiyle hareket halinde. akşam üzeri dünyanın en güzel yerine gittik. www.workingbikes.org. evinde kaldığımız çocuğun çalıştığı organizasyon. ctesi akşamı gönüllü takılma saatinde gidip t-shirt boyiicaz :) o kadar güzel kokuyodu ki mekan... çıkmadan önce ikimizde bi durup son kez nefes alıp kokuyu içimize çektik gibi hissettim.

yarın sabah en sevdiğim konu: 'leadership''. bakalım nası anlatıcam derdimi... bu seferde benim gözlerim dolsun bakalım.


04 April 2011

en son ctesi sabah uyanmistim 8'de
sonra odev valiz anne baba opusmesi derken gece uyumadan pazar sabah 8 de yola ciktik...
coook uzun oldu yol! neyse ki ilaç almadan atlattim yolculuğu. az evvel uğur hesapladı 59 saat falan olmuş. en son bi inmeye yakın eeee sikerim la! bu ne böyle sallan sallan bitmedi diye darlandım. neyse ki arkamda uğur vardı da sakinledim :) comfort suites'te başladık işte en ironiğinden. (http://www.comfortsuites.com/hotel-chicago-illinois-IL352)
havaalanına giderken alemdar'a başladıysa bitmiştir! 3 nisan oldu geçmiş olsun demiştim. şimdi olcak bitcek. karnım tok sırtım pek. yanımda hiç pantolon getirmemiş olmanın dayanılmaz haififliği ve dünyanın en komik ekibiyle başlıyorum.
alemdar olmak vardı bu hayatta. ya da evren :) olmak istedikleri ya da istemedikleri yerlere full of emotion ile tepki veren insan modeli! alemdar: böyle ben bi havaya girdim diyo, ıslık çalıyo, orjinal anlarda orjinal yorumlar yapıyo. evren erken gidicekmiş şimdi washington'a valiz taşı bi daha yerleş git gel uğraşamam dedi. o da haklı. insan neyi neden yaptığını 1300 sene önce düşünmeyi bırakınca ona her yer çalışma masası zaten! çiğdem ayşe tatlı, her şeye uyuyolar. melda desen zaten gülücüklü enerji bombası, uğur istikrarlı olma konusunda annneme bile 100 basar. ben gelir gelmez kaldığımız yerin kapısında diyalogların en komiğine başrol oldum. bi de yunus erme var. herkes o yokmuş gibi davranmaya çalışıyo bazen melda ''ne demek istedin anlamadım'' diyerek include etmeye çalışıyo. yorulunca bırakcak. biraz stockholm'e benzettim burayı. daha yüksek binalısının sıcak versiyonu. ilk kez telefonumu kullanmadan survive etmeye çalışıcam. bi de içimden sürekli aynı kelimeyi tekrar etmekten vazgeçip aklımı verebilirsem şahane olucak. hayırlısı.
east lake street suit 1020'de 10 gün çalışma! hadi bakalım :)




03 April 2011

sabah erkenden kaltım neco'yla. çay içtik sohbetlendik. sonra sergiye gittim gezdim. çıktım fındıklıda kahve içip kitap okudum. eminönüne gittim. baharatçıları gezdim. babama gittim vedalaştım. cihangir'e gittim meydan da hilmi beyle çay içtim, hilmi bey bana buralar 30 sene önce diye anlatırken biraz dinleyemedim aklım kaydı, ulan daha gidip ödev yapıcam diye. sonra erenköy' gittim. fatoş tırnaklarımı kesti. annemle buluştum öpüştük. sonra kköye gittim çorap aldım. sonra geldim ödev yaptım. alemdar geldi babanesinin videosunu izledik :) (bu hayatta o kadın olunmaz doğulur bence) o esanada ödev bitti. çanta hazırladım. şimdi melda gelicek püsküüt getircek. alemdar'da uyudu şuracıkta.

etrafta hayat HERKES için belli bi rutinde akarken diye başlıyo aklıma gelenler... gerisi yok. geçen gece havaalanında kusunca düşündüm. kustum sonra gittim yattım. öyle güzel içim geçmiş ki! sonra hemen kendime çeki düzen veresim geldi nedense? ezberden işte. ortalık yerde yatılmaz. ey gidi!

ben hiç trafikte sıkışmıyorum çünkü günlük planım sıkışık saate kalmamak üzere. yolcu ya da sürücü farketmez.

millet uzay da mı yaşıyo diye şaşıyorum ya aslında gerçek uzaylı benmişim gibi. böyle bi cins var bu hayatta bence. kendi seçtiği şeylere maruz kalan, rengi kokusu zevki tercihi bi uzaylı gibi olan. akşam trafiğine kaçımız kalıyoruz? ben diil mesela.

nurhan hoca beni deli diye anmış, anlatmış... niye ki dedim! sormama şaşırır gibi aa diil misin? delinin delisisin gibi bişe dedi ağzının içinden sonra. alla alla? o kadar belli oluyo mu diye düşündüm.

şimdi öööle savrulmaca geldiği gibi :)