25 February 2011

hayatımda ne kadar yaratıcı insanlar varmış da benim haberim yokmuş. 
pandanın profil fotoğrafında görünen U dönüşü yasak tabelasından, 'nesli'yi çizdim' çıkarımında bulunup, dünyanın en önemli şeyini keşfettiğini sanan üstüne bi de bunu söyleyen aptallar var. buna gözlem yeteneği denmiyo ne yazık ki. bak ben senle başka bi gözlemimi paylaşiim dedim: popondaki delikle beynin arasındaki mesafe kadar yol alıp görüş mesafeme gelip senle konuşabilmem için önce yerin binn metre dibinden çıkman gerek. ne diim abi? böyle bişe mi hayat? bizim burda bööle diil allahtan, herkes kendine malik.
bu kafayla yaşayan insanlara dışardan nası görünüyorum acaba?

21 February 2011

sabah şöyle uyandım...
şimdi kim daha başarılı?
bu ne acayip bi soru? başarı ne demek? ya da her ne ise yaşadığım kriterim başarılı olmak mıydı? yoksa hatırlamadığım bi rüyadan kalan son cümleydi de soru 'the end'e yetişemeyince çıkış kapısında sorulmuş alelade bi şey miydi?
yine dışardan bakınca imrenilesi takdir edilesi bir bardak taşıma opersayonu gibi görünüyo ama burdan bakınca masanın üzerinden alıp mutfağa götürmek kadar basit bi eylem aslında kendisi. kendime de sevdiklerime de sakince izleyenlere de bi şey kanıtlama çabasında diilim ki. zaman kaybı ve zamansız manasız eylemler şu çaba takdirle ya da hasetle izledikleriniz. tam nesli hikayesi ama hiç biri nesli değil.
benim gerçeğim gün içinde dışarıda olup bitenler değil içimden geçenler. eğer beni şaşırtmaz ve o bir anlık hatayı yapmazsanız biraz daha çabalayacağım inandıklarıma sadık kalmak için. 

15 February 2011

büyük yerde küçük insan mı küçük yerde büyük insan mı diye bi soru vardı. küçük derken neyi kasttetiğimize biraz daha ayabildiğim an karar vereceğim... 

13 February 2011

bu yaptığım şeyin bazen bi eğitim için hazırlık yapmaktan farkı olmadığını düşünüyorum.
önce eğitimin kendisiyle ilgili şeyler: eğitmenler kimler olabilir, hedef, program, içerik...derken nerde ne zaman yapıcaz'ı düşünmek lazım geliyo. sonra otelleri ara, git bak, müdürle kırıştır, bütçeyi hesapla, katılımcıları sürekli bilgilendir...gelişler... açılış. başlamışsa zaten bitmiş demektir. bu olanların eğitimden bi farkı var sonunda kitapçık hazırlamıyoruz. 

12 February 2011

izlemek istiyorum artık. önde giden otobüs olabilir mesela ya da monitörün köşesinde akan dakikalar...
çoktan alışabilir çoktan daha iyi hissedebilirdim her sabah bu şekilde uyanmasam... her durduğumda beş dakika evvel yapmakta olduğum şeyi unutmasam... her nesli hikayesi başıma geldiğinde bu şimdi neyin enerjisiydi diye düşünmesem... tartmasam...

şimdi gümüşsuyunda birinin kabataş lisesi varmış burda nerde dediiğini duydum? aslında hiç uzamk değil bilen birine göre. 5 dakkada kabataş lisesine pek kolay gidilebilir. 5 dakikada ama bilmeyen için öyle mi? bilip tarif etmeye çalışana da zor buraları bilmeyen birine tarif etmek. bilen olmakla bilmeyip elinde tarifi olan olmak arasındaki 386 fark: nesli... aynen bu durumdayım işte. yolu hem bilen hem de elinde tarifle taa gümüşsuyuna kadar gelmiş olanım.

ayrıca bu emlakçıların hali nolcak? bi ev 3 emlakçıda birden var! birinde 10 metrekare yazan öbüründe 5 metrekare daha fazla görünüyo. hep der ki büyüklerim: oturduğun yerden olmaz, sahaya çıkman lazım... çıkıyoruz işte. bu seferde orda yazanın aslında orda olmadığını öğreniyoruz. acaba ben doğduğumda biri elime makası verip göbek bağımı bana mı kestirdi? al neslicim kes kendi göbeğini sonra da kimseye elletmemeyi öğren diye! ama bazen öyle olmuyo işte. önce kesilmiş göbek görmem icab edebiliyo bazı durumlarda.

bi de tüm bu olanlarla uzaktan yakından alakası olmayan ama benim nahoş bi zamanımda tanışmak zorunda kaldığımoz viko var. viko aşık. bence aşık olduğu kedi viko'ya daha da aşık. her kapı sesini kollayıp bi şekilde yanyana gelmeye çalışıyolar. ama artık viko'nun bi evi var ve imkanlar ne yazık ki diğerini de eve almaya yeterli değil. ayrıca ikiciyi eve almak mantıklı da değil. her ne kadar o evin enerjisi viko'dan geçse de bu hayatta viko'nun da üstinden geçen bi gerçek var: pencerelerdeki sineklikler :)

akaşama kar varmış! sabaha karşı yağarsa çatıya da haifif hafif vurur sesi fısır fısır karın... kalkıp bi çişe  gider sonra da buz ayaklarımla sıcacık yatağa koşar ısınp uyurum yeniden sulu saç kokusuyla. bu da benim üzerimden geçen gerçek işte... o çatıya kar vursa da fısır fısır ben ayaklarım üşünsün diye çişe kalkmiicam... çünkü benim saçlarım şampuan kokuyo

10 February 2011

bu sabah işe giderken bi durdum.
sonra durmaya devam ettim. sırtımdaki çantanın mı yoksa çenemin mi daha ağır olduğunu düşündüm.
durdum.
sonra unuttum tabi 'ulan ben nereye gitcektim' diye yeni bişe daha düşündüm. gittim bi kahve aldım.
yine durdum.
önümden okulun servisi geçti...
'hhm' dedim
sonra bi taksiye binip deniz görmeye gittim.
deniz. çantam. çenem.
durdum.
karar verdim çantam çenemden daha ağır.
durmadım. çenemi de çantama koydum işe geldim.

08 February 2011

1,5 saniye içinde düşündüğüm şeyi unutma potansiyelimin tavan yaptığı şu günler ne garip diye düşünürken...
2 gündür bende olan ama rüyamda gördüğümü sandığım şeyin aslında gerçekten olmuş olduğunu öğrendim. ama kimden öğrendim, ne zaman öğrendim, neredeydim orası hiç yok. oh dedim :) hala gerçek içindeyim. rüya değil hiç bişey...

gellerle gitlerin yakın münasebeti esansında tepişen fillerin olanları şaşın bakışlar içinde izlerken bazen tepişmeyi bile unuttuğu günlerim iç güveysinden hallice. yine götüm başım attı beyaz önlüklü çok soru soran doktorlar ve yüksek sesli makinelerle münasebetim bu ara kimseyle olmadığı kadar sık. aman neyse ki sağlığım sıhatim de yerinde. endişeye mahal yok! dünkü sayfa görünümüyle bugünkü sayfa görünümleri arasındaki sayısal fark da neyse ki eski rutinine döndü :)

çok fazla kızsal geyiklere gark olduğum ofis günlerimle ilgili sıkıntımı da 'ben kendime gelene kadar lütfen kadın kadına sosyalleşme sıklığımız öğlen yemekleri ile sınırlı kalsın' talebimi de yüksek sesle dillendirebildim. bana hiçbişe olmaz artık. sizi ders kaydı için burcu oy'a bağlıyorum. 

06 February 2011


istanbul'a döndüğümden beri kendimle ilgili yapabildiğim tek tanımlama ''KIRO!''
hem şekilci biri olarak neredeyse 10 gündür 4 kıyafeti çevirip çevirip giyiyor olduğum ve o günkü moduma uygun bi tişörtü içime giyemediğim için hem de sürekli bi mıyvikhöhök'lü değişken ruh hali ile gezdiğim için kendimden sıkıldım.

ne zaman bu kendinden sıkılan hale gelsem sağda solda başıma her zamanki sıklığından daha fazla komik olay geliyo. dün istanbul'a dönüşümü ve bu sıkıcı KIRO'luğumu da çeşitli şekillerde karşıladığım şeyler oldu...

sıtarbaks'ta birine aslında kendime yüksek sesle sormak istediğim KIRO musun sorusunu sormak, reklamlarda oynayan bi bebeyi KD'den zannedip selam vermek ve sonra ''ay pardon yanlış oldu ben seni şey sandım'' demek, sonra KIRO musun diye sorduğum adamla metroda yanyana oturmak... henüz 24 saat geçmişken yine yeni yeniden dedirtenler...

bu KIRO olayı buralı olma hikayesi. şimdi bi internet sayfası yapıyorum. bu ara allengirli bi dömene geldiği için çok fazla ilgilenemedim onla da ama hikayenin yeri orası. sonra burda da yazarım belki... belki bu vesile ile herşeyim heryerde iken ben de fani dünyanın bana ısrarla öğretemediği kendim için disiplinli olma becerisini de böylece zorla edinip bu pis huyıumdan kurtulurum. ama bi yandan da hiç böyle şeylere takılmadım ki ben... benim de herkes kadar var işte ''sen biraz şeysin''lerim. çoraplarımı ters çıkarıp makineden de temiz ama ters çıkıyor olmaları hiç bi zaman kendimden mıyvikhöhök etmeme neden olmadı. çorap işte nası çıkarırsan çıkar. en azından benden mıyvikhöhök'lenildiğinde başka çorap hikayeleri anlatıp hesap tutmuyoru... belki bundan sonra tutarım kim bilir... böylece ben de kabuk değiştirirken hedefime odaklanmak için çevresel faktörlerin zayıflıklarından(!) kendimi motive etmek için faydalanıp sonra da siktir edip atarım kapının önüne...

şimdi bi pazar'ın öğle kahvaltısı ardından çalışmaya başlayarak dönebilirim KIRO'dan bozma orjinalliğime :) hoşgeldin neslim

03 February 2011



demek ki neymiş... yiyemiicen yarraan altına yatmicakmışın neslicim... diyo bi tarafım. öbür tarafım da daha ne kadar dayanabilirdi diyo. hiç bişey yokken yoksun kalmakla hiç bişey yokken varmış gibi davranmak arasında sıkıştım kaldım. henüz idrak edemediğim, göremeyeceğim kadar uzak ama memelerimin arasını da kağıt kesiği gibi acıtan bi gerçek var mutlaka! ama ne? bi haftada 5 senenin en kral hitini yaptığını bildiğim bu yere yazmak bazen saçma gelio bazen de nasılsa bi ben biliyorum hiç bi zaman kaygım olmadan sürekli kendi kendime söylendiğim yerdi burası diyorum. şimdi başka bi yer bulsam kendime yazıcak öbür hikayelere haksızlık etmiş olmam mı? zaten elimden geldiğince o herşeyi vıcık vıcık birlikte yaşadığımız çemberden uzak durabilmek, hem kendime yer açmak hem de alanına girmemek için daha ne kadar uzağa gidebilirim diye düşündüm. şimdi benim olan bu yerde imtina ile yuvarlak kelimeler sarfedip bi yandan da kağıt kesiği acısının nedenini bulmam çoz zor. edepli davranıyoru kelimelerim kimsenin alanına girmesin diye. burda babam var, terkeden ettiğim en yakın arkadaşlarım var, öfkelendiğim otobüs şoförü var, sevdiğim kendim var, şaşırdığım büyüme hikayeleri var, o var, sen'sin var.
şimdi depresyonda olduğumu sanıp endişenin can havliyle telefonuna davranıp 'nasıl'sın die sorulunca da yüksek sesle söylenmeyecek kadar benim ve anlamlı tüm bunlar. ne diicem? kağıt kesiği, meme, idrak .... diye anlatıcak mıyım? kurulması zor cümleler bunlar... minik minik geliyo! bi kere de çıkmıyo işte. meğer ne çok bilen varmış halimi de bi ben anlamamışım? şaştım :)
şimdi yazsam buraya anladıklarımı, hala anlayamadıklarımı, sorsam neden diye, kızsam sonra, iyi ki de olmuş dediklerimle, tüh ulan nası bu tongaya geldim dediklerimi anlatsam... bütün dünyanın bile bilmesinde sakınca olmayan ama bilinenin de bu güne, dün yaşadıklarımıza ya da şimdi nasıl olduğuma mal edilemeyecek his'sini anlatabilsem keşke. isteyen herkes gelse okusa ama bilmese ne yaşadığımı. olan da diil de olanın etrafındakilere takılabilsek keşke.
kimse çirkin ya da beceriksiz doğmuyo. herkes en bişe aslında. mühim olan en bişeyin ne kadar kendin de ve sana özgü kalabilmesini sağlayabilmek. dışarda olan bitenin ne kadarını aldığın ya da kapının ötesinde tuttuğun zaman hala kendin gibi hissedebildiğini düşündüğünde dürüst olabilmek. bi sabah uyanıp ''ben artık.....''la başlayan bi cümle kurduğunda sonrasında ne olacağın diil öncesinde ne kadar sen olduğun sanki aslolan.
şimdi bu 5 günde onlarca tık'ı bloğa yapanlar hem kimlerse kızmasın bana... gitsin kendine bi blog açsın ya da varsa orda takılsın... burdaki kadar varız birbirimizin hayatında nasılsa...dedikodu yok bende yine her zamanki fanus hikayeleri işte...
günlerdir kendime sürekli ''neslicim bu olanları pipi vs. kuku başlıklı bi yerden açıklamaya ve anlamlandırmaya sakın kalkışma'' diye sıkı sıkı tembihliyordum. hala da kulağıma küpe ricaması tavsiyem. çizginin benim tarafımda cereyan eden olayları barıl barıl kuku, olayın gerçekleşme şekli de çok pipi kokmasına rağmen şu anda yaşadığım şeyi anlamlandırmaya ve memelerimin arasındaki kağıt kesiği acısını dindirmeye çalışırken buraya koşmadım. eğitim sabahları katılımcıları güne hazırlamak için programın üzerinden geçer gibi kendi hikayelerimi / zi hatırlamaya çalıştım. ancak dün kafamın içinde olan'la doğan'ın farkı muhakemesini yapıyorken çok acayip bişeye şahit oldum.

malzeme hazır: aşk acısı, ortam müsait: sahil kasabası, oyuncular belli: bir grup aklı'başında olduğu için (!) stabile bağlamış ama mobil moda geçme düğmesi heryerlerinde olan deli kadınlar. günün muhtelif saatlerinde farklı renklerdeki alkolle başlamış olan sefa akşamın bir vakti bi meyhanede son bulmak üzere buluşulmuş. kimi istanbul'dan kalkan 6 uçağından beklenmekte, kimi tepede bi yerlerdeki kadim arkadaşların dooom gününden. herşey en normal ama bi yandan diil. zıııııır telefon:

''ben uçağa binemedim bomba ihbarı var siz başlayın''....

telefonun diğer ucu:

''aaaa öyle mi? tamam şekerim sen takıl hadi haberleşiriz''.....
gibi onlarca laf arasında ama ''kakam geldi yapmaya gidiyorum'' komutu kadar da kendiliğinden herşeyin tam ortasında olan zamanlar... hep erkeklerle içtim ben. bu kadar günlük olay sohbeti yapıp nası bu kadar kuku derinliğine inebildiğimizi anlamıyorum cins olarak! magical bişe!
mayhoşa bağlandığı an ''sen üzerine rahat bişeyler giy ben içki hazırlayayım''a uygun bi yerde duruldu. şarkıları kadın kulağıyla dinleyip dinlenenden çağrışan ilk şarkı çalmaya başlarken dans edildi. sızdığını sandığım birinin, kulağına ilk değen uyaranda sanki akşamdan beri hoppa zıppanın dibine vurmak bitmemiş enerjisiyle dans etmeye başlaması ''neden aslında hiç uyumadığım''ı aymama neden olcak kadar gerçekti.
sezen aksu: kolay olmayacak elbet üzüleceğiz – malzemeyi taze tutar
hayko – ortaya karışık - bu zamana kadar yapılmayanı yaptı çocuk helal olsun
yükse sadakat: kadınım – çok güzel cover'ladı çocuklar helal olsun
nazan öncel: köfte dudaklarını hokka gibi ağzını – amaaaaaan hadi hoppp hop
ajda pekkan: hoş gör sen affet gitsin aldırma – ayy bu kadının böööl böle dansı n'olcak arkdaşlar
yeni türkü: ah bi evet .... - bu şarkının adı neydi

bu neuuuyy?
sonra nerden geldiğimizi şu anda hatırlayamadığım bi şekilde ''his koleksiyoneri'' diye bi laf geçti lafın birinin arasında.

:...........''his koleksiyoneri'', o da nası bişeyse kelebek avcısı gibi......

diye devam etti.
allahım ne kadar çok kelime ne kadar çok şey var hiçbişe yok gibi görünen bu odada diye bi kafa geldi bana... elbet renk renk alkol ve haleti ruhiye'nin bu dozlardaki karışımıyla oldu tüm bunlar. ama bööle bişe eksik kaldı yine. olan'la doğan'ın muhakemesine dün geceki karışımla başlamış bulundum. henüz ayamadım ya da anlatamadım. bu sarıyla yeşili karıştırınca turuncuyu bulmak gibi. o renk ve o dozda alkolle şu ruh halini karıştırınca bu oluyo. e tabi bi de o kadar bilmiyorum ki o kadar kadın birarada bu hale gelmeyi. bi durdum o yüzden.
en son yeni çıkan şölen reklamlarındaki kaslı kanatlı dirhem yağsız oğlanları seyredip ay bulaar çok gey beğenmedim'' diyince, ''arkadşlar şu an yaptığınız çok ayıp kadınsınız siz bu cilloplara nasıl gey dersiniz''e benzer içerikli bi azar yedim ve dedim ki ''ulan ben erkelerle büyüdüm, hayatımdaki tüm erkekleri de dünyanın en taşşaklı erkekleri sandım ve tam da bunlar olurken kukumu da doyasıya yaşadım'' ilk pornom da ilk maç kavgam da ilk araba kaçırışım da ilk ''ben aşık oldum biliyo musun'' ağlamam da erkeklerle oldu. hem biz büyürken algida reklamlarında denizden sırılsıklam çıkanlar hep kadındı, hiç bi reklamda cillop gibi kasık kıvrımları olan çocuk gördük mü a.q? o yüzden hiç bi zaman kasık kıvrımına kukum gıdıklanmiicak ya da belkıs özenerin sesinden türkan şoray izleyip öyle bi şarkıda mest olmiicam...