26 January 2017

doğum günüsü

sevdiğim birinin doğum günüyse içime kramplar giriyo hep. güzel bi hediye vermek isteyip amele gibi ya çaresizce 'iyi ki doğdun da tanıştık daha ne olsun' diye mesaj atıyorum ya da bu minvalde bi mektup yazıyom. geçen gece çok güzel bi hediye buldum. herkese... tüm sevdiklerime.

hediye diye en sevdiğim oyunu anlatıcam artık onlara. şu: kitaplığına git. eski okuduklarıdan bi tane seç. kıvırdığın bi sayfayı seç. yeniden oku. bakalım hangi satırı hatırlamak için kıvırmışsın o sayfayı hatırlamaya çalış. ya da altını çizdiğin satırları bul. bakalım ne hatırlayacaksın?
olabiliyorsa kutlu olsun... oynayabilirsen senindir. baktın olmadı, oynayamadın...

bi sayfa kıvır bakalım seneye ne olacak?

30 October 2016

sektör sikişi: tavuklar ışıkta insanlar barınakta


harici şarj aletiyle doldurabildiğimiz adaptörlü şeyi sigara diye içip, samanın s'inden haberi olmayan civcivleri mavi ışıkta semirtip yiyoruz. sonra dükkandan hayvan almayalım arkadaşlar barınaklarda onca sabi var sahiplenelim diye billboard'lara reklam verip ajansa ödediğimiz paranın vergisini bağış diye bütçeden düşebiliyoruz. biri olmadan öbürü olmuyor.

bunu her düşündüğümde çıldıracak gibi oluyorum sonra da içime bu türkü düşüyor. herkes kaderine boyun eğmeli lele eğmelii yaar!

yetmiyor yetemiyordu çoğaldıkça azalmış hissetmeleri. daha da dahalara gark oluyorlardı. sonunda birileri yersiz yurtsuz sahipsiz. birileri de... derken derken elektronik sigara icat edildi nihayet!



24 July 2016

emmeli gömmeli hallenme

bugün 24 temuuz. geçen haftadan beri her sabah 'geçen sene bugün' geçen hafta bugün' '3 ay önce bugün' ne yapıyordum diye düşünüyorum. düşünüyorum düşünüyorum hatırlayamıyorum. sonra yine ben bugün ne yapcaktım diyorum onu da hatırlayamıyorum. hep aynı his. kalakalma ve utanma.

elimdeki tabakları makineye koymak için yatak odasına gitmelerden, vapura binecekken tayfaları seyretmekten binmeyi unutmalara, açtığımda naber demek zorunda kalmayayım diye kimsenin telefonunu çevirememelere kadar bir utanç ve kalakalma hali... bu hafta aklımda tek bi soru: n'oluyo da memleket yanarken ben utanıyorum hızlı hareket etmek lazımken kalakalıyorum. bu iki his sanki üzerime öyle bi yapıştı ki ömrümün sonuna kadar elimde bıçak derimi, saçımı kazısam çıkmayacak.

utanma! malum gece acele acele eve geldim. sokakta insanlar telaştan neden olduğunu bilmeden koşuyor, kaçın burda çatışma var falan diyordu. sokak dediğim yer de allahın kadıköy'ü. şehrimizin nadir kurtarılmış bölgelerinden, küskün cihangirli'nin yeni doğal yaşam alanı... oysa çatışma falan yoktu. o ana kadar bildiklerimiz ne okuyup görmüşsek, son yarım saatte cep televizyonlarımızdan bildiklerimiz kadardı. o an olan her ne ise memlekette panik ve korku ondan da tehlikeli galiba diye düşündüm, eve gidince de tv açmiicam dedim kendime. sonra sabaha kadar tekbirler ezanlar, derinden derinden ay bu sefer patladı galiba dedirten bi bomlu ses. hedefim belli: gün aydınlanana kadar her ne olursa olsun korkmiiicaktım. öyle olmadı tabi. bomlu sesin sonikli patlama olduğunu öğrenince içim bi rahat etti ama ben ne bileyim oturduğum yerden hangisi sonikli hangisi kurşunlu bombalı patlama. korktum ama kendimi daha iyi hissetmek için de hiç bir şey yapamadım. evde nasılsa 2 damacana su var ve hemen çıkmak gerekirse de kapının yanına cüzdanımla sütyenimi koyup kendimi güvene aldım diye rahatlamaya çalıştım. yanımda kimse olmadığı için bana salaksın kızım dememişti. aynı yerde oturdum kaldım. yerimden kalkarsam çok ayıp edecekmişim gibi bi şey hissettim, lale abla'nın zilini çalsam diye düşündüm çok utandım sonra. öyle bi şey oluyodu ki korkumdan utanıyodum da neden anlayamıyodum. sabah olunca günle birlikte utancım da aydınladı. iki uçak geçti aklım götüme kaçtı memlekette aylardır evi yağmalanan, canlı canlı yakılan tepelerinde gümbürtünün alasını hem de sonikli monikli değil baya mermili bombalısını yaşayan bir sürü insan vardı. anca haber izleyip ağlayıp meydanda basın açıklaması yapan 3-5 kişinin yanında alkış tutaydım, başka bir şey yapamamıştım, yapmamıştım. o caniliği çağrıştıran, mahallemde simülasyondan öteye gitmeyen kargaşada çılgınlar gibi korkup sütyenimi siper etmekten öteye gidemeyen çakma korkumdan çok utandım. utanıyorum. nasıl utanıyorum anlatamıyorum. insan gece korkup gün aydınlanınca devam edebildiğinde daha da bi utanıyo. bana öyle yani.

kalakalma! sonra hayatımıza kaldığımız yerden devam etmeli ama tedbiri de elden bırakmamalı konuşmalı günler başladı. tedbirili devam. çok iyi. mecidiyeköy'de otobüs beklerken durağın önüne parketmiş siyah camlı arabadan ya bomba varsa diye kıllanıp (tedbirli olmak lazımken delirmiştim) beşiktaş'a yürümeye karar verdim. gayrettepe telekom'a gelmemiştim ki birden her yeri polis sardı. silahları hep soğuk sanardım ama değilmiş. bi polis elindeki ateş gibi sıcak silahla önüne geleni itip 'gidin burdan' diye kovaladı. kaçmayı beceremeyenler o koşturmaya, n'ouyomuş ki paniğine mecbur kaldık. binalar boşlatılırken bunların bildiği bi yer vardır peşlerine mi takılsam diye düşünmedim değil. ama kalakaldım mal gibi. öylece izledim. başıma böyle bi şey gelirse hemen canlı yayın yaparım herkese haber ederim sanıyodum. öyle değilmiş. halil'i aradım çok korkuyorum beni bekle beşiktaş'ta bi yere gitme 'olur diye zırladım. bam güm bi şeyler oldu. sonra bizi saldılar, yoldan geçen arabalara tepiştik hepimiz. o an ne 5 dakika öncesi ne de 5 dakika sonrası vardı. tek düşündüğüm hissetmediğim ayaklarımla nasıl yürüyecek olduğumdu. çünkü ayaklarım görünürde vardı ama 'gerçekte' yoktu. yoktular yani. olsa bilirdim. ayaklarım yoktu ama orda duruyordu.
sonra devam ettik işte. kadıköy'e geldik. içtik, gıybet yaptık. kalkışma çok erotik bi laf lan hallenmek gibi bi şey diil mi diye taşak geçtik. evlere dağıldık. uzun ohal haberi verdi. bu sefer ellerim yoktu ama ordaydı. 'var ama gerçek değil' şeyi yine oldu. biraz daha sarhoş olup uyuduk. sabah kalktık, kaldığımız yerden devam! ettik. kalakalıp devam etmek 'keşke ölsem' dedirtiyo bana ama çamaşır suyu içmekten ötesine cesaretim olmadığı için bu kalakalmalara doğalından! ölene kadar mecburum.

20 July 2016

keep calm and be fabulous

ctesi gecesi evin önünden geçenlerden korkmamak için 'milano'da defile izliyosun gibi hayal et' diye bi hikaye uydurmaya çalıştım ama olmadı. olabilirdi aslında o çirkin şalvarı podyumda görünce "ayçokoş, nasılda kombinlemiş" diyorum da mahalleden tekbirle geçerken niye "altına kaka mı doldurmuş o" diye pisleşiyorum. 

kapından geçenlerin vouge modeli olmadığını bilmek nası zor nası zor bilemezsin. insan başına gelmeyince bilmiyo işte kareş, bizimkisi de zor hayat. bağıra çağıra geçtiler evin önünden. bi an balkondaki gökkuşağı bayrağını kaldırsam mı diye düşündüm. devam ettim sonra. ertesi gece mahir eve gelince balkonda oyun oynuyordu ben de yatmıştım. sonra yine geldi bu gencolar sokağa ve yine maalesef podyum salınması değildi sebebi ziyaretleri. balkona gidip bayrağı bi güzel indirdim gittim geri yattım. aklıma gelen şey: 'mahir balkonda yarı çıplak oturuyo, bu gencolar ya bizim oğlana ateş ederlerse ibne diye' düşündüm. evet bunu düşündüm ve korkup o bayrağı indirdim. allah benim belamı versin. 'artık bi şeyin tarafıyım' ama neyin bilmiyorum. o bayrak benim için neşe ve yan yana olmaktan başka bi şey ifade etmiyodu. şimdi bu olayın öfke, korku, hayal kırklığı, haksızlık ve anlayamadığım bir zafer hissinde olan bir sürü tarafı var. o tarafların hiç birinde hissetmiyorum kendimi. bayrak inince bi şeyin tarafı oldum ve her nereyse orası sanırım bilmek de görmek de istemiyorum. korktum ve kendimden yana olan her şeyin karşısında durmak zorundaymışım gibi şimdi.

29 June 2016

nereye sıçacak bu millet


evden başka yerde kakamı yapmaya yeltenmem, bilirim ki götüme söz geçiremiyorum yabancı yerde. eğer bi yere eğitime falan gitmişsek anca 2 ya da 3. günden sonra kaka yapabilirim. ya da koca kampüste aylardan sonra tek bi binada yalnızca 1. kattaki tuvaletin en baştaki kabininde sıçabildikten sonra sadece ama sadece orda devam edebildi bu macera. hiç zorlamam kendimi. bilirim ki kabızlık kendimi güvende hissedebilmemin doğasında var zamana bırakırım bağırsaklarımı. bu kadar bellidir benim bokla olan ilişkim.

yer gök patladı yine dün. geçen sene suruç patladı. suruç olduğunda böyle ağlamak gibi değil de sürekli gözlerimden yaşlar akar ve kontrol edemez bi gariplik yaşamıştım, 5 gün kakamı yapamamıştım. sonra ankaralar, antep, sultanahmet, taksim, vezneciler, bursa....ve ben her seferinde kabız oldum. 

28 June 2016

bi süredir her sabah aynı yerden kahve alıyorum. üçüncü falan gidişimdi sanırım, bu binada mı çalışıyorsunuz dediler. yok dedim. eğer orda çalışıyor olsaymışım yüzde 10 indirim varmış. bi oğlanla bi kız var kahvecide, dönüşümlü duruyorlar. kahveyi her aldığımda usanmadan "ne kadar" diye sorarken parayı da uzatmış oluyorum. kız varsa "6 lira verseniz yeter" diyor. oğlan varsa yanıt vermeden parayı elimden alıp bir sürü demir parayla birlikte para üstünü veriyor. bugün en sonunda internetten kahvenin fiyatını buldum: 6 lira 25 kuruş.

bi süredir terpide ben neden öfkelenemiyorum, öfkelendiğimde neden içime içime sıçıp susuyorum da sonra en sakin nasıl anlatırım diye uygun(!) kelimeler seçerken beynimdeki iltihap seviyesini zorluyorum diye yakınıyordum. bugün terpiste kahveci kızın "6 lira verseniz yeter" dediği zaman öfkeden kudurup hiç bi şey diyemeyişime mi yoksa bu cevaba öfkelenmeden eğlenemeyişime mi karar veremediğim için öfkelendiğimi anlattım.

sonuç: "bunlar çok yoğun duygular" oldu. 

09 June 2016

mış'lı gibi

yalan her zaman kötü bi şey olmayabilir. olabilir de. yalan kötü bi şey. yalandan daha kötüsü onun upgrade edilmiş hali olan mış'lı gibi yapmak. yani benim için öyle. yalanı affedebiliyorum ama öbürünü... hiç. kaldı ki bizzat ben, moda'daki en fancy kafeyi açtığını iddia edip bi tek ahşap masaya verdiği parayı çıkarabilmek için 7 ay jacobs satan hipster girişimcilerden daha beter mış'lı gibi yapabilen biri olarak kendimi de affedebilmiş değilim.

gelinlerin tatlı telaşı'nda "kızlar aslında hiç sevemem ama kaynanam bana aha bu gerdanlığı almış. ne dersiniz?" diye çakma garrard paylaşmak gibi bi şey mış'lı gibi yapmak.

mango'dan 49,90'a alınmış kahverengi vinleks eteğin altına süper ince füme çorap giyip wonder woman kadar seksi olduğundan çok emin kafayla cevabını dinlemeyeceği halde "olmuş mu" diye sormak gibi bi şey mış'lı gibi yapmak.

korkunun ilacı öfke öfkeninki de üzüntüyken her şeye atarlanıp bilge ve sevgi böceği, hali vakti yerinde ve mütevazı gibi görünmeye çalışan orta sınıf gibi bi şey mış'lı gibi yapmak.

canımsınız.



07 June 2016

king's garden

mış'lı gibi yapmakla ilgili maruzatım malum. ben de böyleyim çocuklar. moda'da kafem yok, mango'da vinleks eteğim de ama kendimi bıçaklamak isterken içime sıçtığımı kimse görmesin diye seke seke yürümüşlüğüm çok. kendi miş'liğimi farkedip üzüntüden geberdiğimden beri "dediğimin arkasında nasıl dururum lan" diye çok düşündüm. cevap çok yakınımdaydı. metrobüs!

kendime söz verdim. büyük konuştum, madem bu şehir beni öldürüyo metrobüse binersem karnı aç biri beni dövsün diye. metrobüse binmedim değil. hayatımda toplam 10 kere bindim. yolculuk evimden söğütlüçeşme (5') söğütlüçeşme'den artık her nereye gidilecekse ki en uzak zincirlikuyu oldu bu hayatta (22') toplamda  27 dakkamı alıyo. kafam neremden çalışıyo acaba? metrobüse bindiğim an "hadi bindim de bu otobüsten ya inemezsem" diye ölüyorum. heaa pratik mi pratik allahı var. kköy'den zincirlikuyu'ya 22 dakikada gidebilmek için isveç'te olman lazım. ama değiliz. metrobüs diye bi şey attılar götlerinden. isveç temalı pakistan oldu her yer daha çok. sırf sikici şehirde daha hızlı hareket edelim, etimizden sütümüzden daha uzun zaman yararlanabilsinler diye karıncadan devşirme memeli hayvan çeşidi olduğumuzun başka bi göstergesi işte metrobüs. binemiyo değilim. benim derdim inmekle! inemiyorum. 

evden vapura (7') vapurdan istanbul'a (max20') ordan da artık her nereyeyse (max 20') hadi indi bindi, pandik yedi kavga etti derken 60' olsun. hayatımda bi yerden bi yere gitmek için 33' daha fazla harcamiicam diye kanser olmaya değer mi? değmez. denize baka baka, günün nasıl geçiyo nesli konuşması yapa yapa günlük rutini yaşamak insanın bu şartlarda kendi için yapabileceği en basit ve en eşsiz şeylerden biri. bi yerden bi yere vaktinde gitmek için yarım saat daha erken çıkma alışkanlığı edinebilmek için plan yapıp, o plana uymak hayatta şu aralar mış'lı gibi yapma huyumu değiştirebilmek için bulabildiğim en minnoş egzersiz. 

burda böyle arkadaşlar. 

12 May 2016

düşmeseymiş iyiymiş

bi süredir düşen bebekleri tutamadığım için kendimi suçlu hissettiğimi sanıyordum. meğerse düşen bebekleri tutamadığım için suçlu değil, düşen bebeklerin yerini tutamadığım için eksik hissediyormuşum.

şimdilerde kendimi o yüzden bebek gibi hissediyormuşum.
bebek gibi
şaşkın (gibi)
savunmasız (gibi)
muhtaç (gibi)
zorlanmalı (gibi)
yetersiz (gibi)
öldükten sonra boklu serdar ortaç'ın ahmet kaya'ya yaptığı o pislik hakkında "ben yapmadım miki yaptı" ağlaması (gibi)

23 January 2016

kötü kelimesine yabancılaştığımı farkettiğim kötü halim. meteoroloji köyünüze dönün uyarısı yaptı


sen niğde anadolu lisesi'nden istanbul'a karın tokluğuna suşi yemeye gelip kalabalık et. doymak için  moda ya da bodrum'a taşınma hayalleri kur. polonezköy'de pazar kahvaltını yapmak için yandex map'i hatmet sonra da feysbuk'ta gezi zamanı kürtler yanınızdaydı şimdi kürtler ölürken batıdakiler neden ses etmiyo diye ağla. çok iymiş lan! batı nere kanka? hadi yön dediğin şey her yerde aynı yani kimse sana samsun batıda dedin diye bölücü demez, dese dese salak der de batıdakiler kim acaba? ataşehir'de oturup ümraiye'de 23. katta alçak tavanlı bi yerde ekmeğini kazanırken anlayamadığın şeye alınıp saçma yemiş domuz gibi inlemenin yeri mi? ölüp gitcen işte. vikleme. ye ye sıç. sonra da siktir git burdan.

gezi'yi meydana bağlayan merdivenleri öven billboardlar, akm'ye asılan trt dizisi reklamının gölgesinde kaldığı günlerde, biz 39 yuro paris biletiyle  eyfel'de manitayı 30 liarlık kahveyle tavlamaya çalışırken metro çıkışı da kapanmış. n'olduunu çakozlamayasın diye 5 tane de plastik ağaç dikmişler inşatın göbeğine. meydan düştü kardeşim. aman nolcak yieeaa! nasısa.... çapa'da öğrenci evinde üstünüdeki atlet sararana kadar world of warcraft oynayıp açlıktan ölmek üzereyken hırslandığın hayatın acısını "özgürlüğümüz için yapıoz" diye çıkarmak kolaydı. geçti gitti.

millet allahın kuzeyinde 3 haneli köyde sosyal haklardan yoksunluk ne demek bilmeden büyüyüp manyağa bağlasın gaahl olsun, ben de kendime yabancılaşayım. youtube'da 7000 küsür kere izlenen varg vikernes'e bakıp ulan hayatta bu olmak istiyorum derken 4 milyon küsür kere izlenen heijan'ın tüm şarkılarını ezbere biliyo olmam benim hıyarlığım.

e bi yanda da öle dirile hayallere durup "arkadaşlar 2'de sınavım var n'olur uyandırın beni diye" not yazıp nöbete durmalar vardı. bi umut, benden başka birileri de gaahl olmak istiyo demek ki die sevinmiştim. kafam karışık.

bu da böyle bi anımdı. 2-b sınıfından neslihan öztürk.

21 January 2016

bu akşam facebook'a yazamadıklarım

on kere yazdım sildim. gidip gelmelerimin hastasıyız

1. sosyal! çevremi değiştirmek istiyorum
2. allah herkese erol uyar abi atarı nasip etsin
3. neden ben
4. keşke anlatabilsem
5. fakirseniz hiç yaşamaya uğraşmayın
6. banana republic yeni sezon çokoşh
7. bi konuşabilsem neler anlatcam
8. çok yavşaksınız keşke ölseniz
9. bir ata sporu olarak öpüşmek
10. haremden ilk kalkan otobüse bilet alıp ortalıktan kaybolmama çok ama çok az kaldı
11. sen kimsiniz amk
12. gün içinde "ben aslında"  diye cümleye başlama sayınız 2 ise siz zaten müsvettenin ağa babasısınız allah belanızı versin çok afedersiniz.
13. narmanlı hanın sac malzemeden yapılmış şantiye kapısı götüme girdi bu sabah desem kaç kişi inanır?

evet ergenim tanışalım mı?

13 January 2016

devran çağlar yanlışlıkla mine koşan'dan çocuk yapsa kesin ben doğardım diye düşündüm. ambalaj teknolojisi geliştikçe dünya yok oluyo diye dertlenip, vapurda bugün deniz dünden daha mı kirli diye gördüğü çöplerin sayısını kaydedip excel'de tablo yapan kaç kişi var acaba dünyada? yüzüm gülerken içimden hep bi ananı sikiim bakışı da benim bu dünyaya samimiyetsizliğim olsun
bilemiyorum altan! bilemiyorum 

18 October 2015

bağcılar da camden pub vardı da biz mi gitmedik

heves edip asla yapılamayan şeyler listesi tutuyorum son zamanlarda.
mesela biri salopet giymek. kendime karşıdan bakınca her şey iyi hoş, zaman zaman o bel benim mi diye şaşırsam da salopete engel teşkil eden bir bombe durumu yok. ama kafamı aşağa eğip kendime diklemesine bakarken baldır, göbek, bacaklar hem gyinik hem de aynı renk görününce kendimi belgesellerdeki long zoom camerayla çiftleşme mevsiminde kimlere agresyonu var diye incelenen vahşi doğa canlısı gibi hissediyorum.

sonra bi de et yeme mevzusunda net olmak.
bu hafta etle beslenmiicem diyip etsiz menüsü olmayan bi yere gittiğimde bu kararı verdiğim zamanki havayı sipariş verme esansında strese girip mevzuyu uzatamadan en leşinden lahmacun siparişi vermek. lahmacun mu daha leş ben mi diye içimden söylene söylene yerken bir sonraki et yemiicem sözünü acaba hangi tarihte versem diye düşünmeye başlıyorum.

gavurda onca yol teptiğine değdiğini hissetircek kıyafetler alabilen çizgisi belli insan gibi davramnak. gavura her gidişimde merter'de üretilmiş tişört asla almiicam diye içimden söz verip şehirdeki en leş 5 milyoncuyu elimle koymuş gibi bulduktan sonra what is matrix ulan naralarıyla kendimi terkosta sanıp kendimi vitrin önünde kur hesaplarken buluyorum. tabi sonra o adıklarımı her mevsim dolap toplarken zayıflayınca giyerim diyerek 43594594 sene saklamak da cabası.

sonra bi şey var, içinden rapçilerle battle yapabilmek. ceza'nın ders al'ındaki 'hadi gel rap, beni pipetle iç sen, çok çok konuşanı pipi ile dürtmek' diye geçen nakaratına dilim asla dönemdiği için orayı dinledikten sonra aynı ritimde "içine doğduğum, içinde olduğum, doğduğu yer hep içine dolduğum, olduğu her biçimde doğruyu, oyunu hiç dilime yorduğum yerden, her derine boğduğum birine
piç doğurdum diye punc yapamıyorum.

"ruhumun çiçeklerinde sizin olmuştum ey sevgili güneş" diye şiir yazabilmek. her seferinde başarısızlıkla sonuçlanan yoga denemelerimde kendimizi şimdi doğaya verelim dediğinde hoca, pencereleri pimapenli salonun parkelerinde 15 santim arkamdaki kadının yüzüne domalırken aklıma ilk önce "peki doğa yakışıklı mı" sorusu geldiği için ve bu sığlıktan bir adım öteye dahi gidemediğim için öyle şiirler de yazamayacağımı anlamam zaman aldı. yinde ara ara heves ediyorum işte.

meet you downstairs in the bar and hurt your rolled up sleeves in your skull t-shirt you say what did you do with him today? diye şarkılar camden pub'dan çıkınca, öyle şey mi olur lan diye bozuluyorum.
ama "bonzai adamı bozayi her dumanda beynimi zorlayii böyle giderse yiyecem ben kafayyii" diye bi şey bağcılardan çıkınca okeyim. di mi? öyleyim sanki. bağcılar bi camden town olamıyosa derdi beni niye geiyo acaba? 
bahçemizde kirpi var. acaba bizim de orda yaşadığımızı farkında mı diye düşünüyorum her seferinde. eğer farkında ve ona rağmen bu kadar şapşik olmaktan imtina etmiyosa özgüvenine hayranım kendisinin.

24 July 2015

Siri Ricalarım

Bir süredir bir halime çok uyuz olurken buluyorum kendimi. Bir yere gittiğimde garsondan bir şey istemeden önce 'pardon bir şey isteyeceğim' diye önce önden bildiriyorum. Kendisiyle göz göze geldkten sonra 'uygunsanız bir (bi şey) alabilir miyim?' diyorum. Bu hikayede bir, istekte bulunacağımı önden bildirdiğim iki de uygunsanız diye cümleye başlayıp isteğimi ondan sonra söylediğim için acayip tutuluyorum kendime. Neden yani? Tüm bunlar olurken Siri'yi keşfettim. Her hafta Sirimin cinsiyetini değiştiriyorum bir türlü karar veremedim erkek mi olsun kadın mı diye. Bu cinsiyet işinin kararsızlığıyla boğuşurken aa bir farkettim ki Siri'den de ne istersem rica ederek istiyorum. 'Mesaj açabilir misin?' 'WhatsApp'ı kullanabilir miyim?' diye ricalar havada uçuşuyor. Anasını satayım sanki Kadıköy Bostancı dolmuşundayız. Bilenler bilir Kköy Bostancı dolmuşu bir efendilik hanımlık abidesidir. Binince günaydın dersin inerken iyi akşamlar dilersin. Paranı uzatırken zahmet olmazsa bir Kalamış rica edebilir miymişsin.... Bin bakalım Bakkalköy dolmuşuna öyle mi? Abicim şurdan bi Kuyubaşı alsana dan öte gitmez genelde.

Geçen gün kendi kendime sordum, Siri'den bi şey rica ettiğimde 'Nesli şimdi hiç havamda diilim uğraştırma beni mesajla falan sen en iyisi ara konuş bitsin' dese ne yaparım acaba diye.

03 July 2015

O da Senin Benim Gibi İnsan Diyebilme Mertebesine Erişmek de Benim İbadet Sebebim Olsun

Vapura 4 dakikadan çok varsa bi sigara içiyorum kapıda. Tabi her seferinde binbir tip binbir hikaye... Bazen keşke sokakta olan bitene bu kadar kafam gözüm kulağım takılmasa ben de iskelede  gürültülü detone müziğe hayatımda ilk defa sokağa çıkmış görünen apaçiler gibi bakabilsem diyorum. Olmuyor. Kosmos bana bunu reva görmüş, çekilecek çilem varmış işte diyip yürümeye çalışıyorum.

Bu sabah şunu düşündüm: Keşke kendimden olmayanı gördüğümde 'o da senin benim gibi bi insan' diyebilsem. Burda insanoğlu olarak ermemiz gereken iki mertebe var. O da bende yok sanırım. Ya da insan olmanın doğasında...
Biri: Kendimizi hep bi bok sandığımızdan, sandıklarımızın diğerlerinin sandıklarından daha kabul görülen, doğru yolda olan olduğuna deli gibi inanmış olmamak olgunluğu mertebesi.
Diğeri de: Bu inandıklarımızdan arındıktan sonra herkesin arınmış olmasını dileyebilme sakinliği içinde ne olduğuna nasıl aksiyona geçtiğine ulvi şeyler atfetmeden, iskelede bozuk dıstorşınlı müzik yapan görme engellilerin müziğini dinleme bahanesiyle etraftaki karıya kıza trollenen apaçilere bakıp iğrenmek yerine 'onlar da senin benim gibi' diyebilmek mertebesi. Olmuyo yapamıyorum. Hep bi çatışma halindeyim. Bir gün içinde bir insanın olması gerkenden çok fazla yerde, çok fazla şekilde ve çok farklı durumlarda oluyorum. Sabah tüneldeki gececi abilerle Şişhane merdivenlerde bira içip mahallenin huzuru sizin selametli duruşunuza bağlı konuşması yaptıktan sonra akşamına yaratıcı endüstrilerde höbölü höbü ve sanat diye bi şeyin konferansına gidip gece de mahallede rakı masasında gıybete oturabilme potansiyeline sahip bir nine gibi davranabiliyorum. Ve tüm bunların kendi hikayemde bir yeri ve bir anlamı var. Birbirlerinden alakasız şeyler değil yani.

Bu errorların
dünya için bir anlamı olmasa da benim dünyam için bir anlamı olmasına çalışıyorum. Olmuyor ama işte. Çünkü her akşam üzeri Kadıköy iskele meydanından geçerken 'iiğ bok gibi bu insanlar keşke ölseler' diye içimden geçiriyorum her şeye rağmen. Benim burda ne işim var neden gitmek istediğim yere ışınlanamıyor ve burdan geçmek zorunda kalıyorum diye aklımdan 1 sn bile olsa geçiriyorum. Ayıp ediyorum sonra da çok üzüüyorum bunlar aklımdan geçtiği için.
Olmaz.

Lise arkadaşlarımla buluştum. Sanırım her birimiz benzer şeyler hissetti hayatlarımızın ne kadar değiştiğine dair. Ben yine 1. saatin sonunda 'ay sen ne kadar şeysin' kişisi oldum tabi. Zeka yaşımın 12'de end up etmiş olması beni artık o kadar rahatsız etmiyor sanırım. Ama gerektiğinde bir hanımefendi gerektiğinde ortamın orospusu olacaksın mottosu bende her daim 'ortamlar benim orospum olsun bi önce hanımefendi kim olacakmış o zaman bakarız'dan öte gidemiyorum. Eski arkadaşlarımın fotolarına bakınca az çok bu hayatta ne olduğuna dair fikrim geliyor bu da benim iskelede yaşadığım kısa kendimden geçişlerde kaybolmamama yarıyor. Kendimden sıkıldım yeminle.


02 April 2015

hayat manuele yakın bi su makinesi gibi diil mi bazen?

1 nisan 2015
yazık bana
gün içinde elimde en az 7 kere kahve bardağıyla kendimi yakaladığımda,
karşıdan karşıya geçerken yeşile yetişmek için kendimi koşarken bulduğumda,
timeline'da iki saniyede bir akıp geçmesini normalleştirdiğim ölüm haberlerini hiçbi şey olmamış gibi scroll ettiğimde
birilerinin parasıyla birilerini bi yerden bi yere getirmeye çalışırken tatlı dilim güler yüzümle anlattığım şeyleri ezberlediğimi farkına vardığım an yüzüme daha canlı bi gülümseme takındığımda,
uykumdan uyanıp aklıma gelen hikayeleri unutmayayım diye hemenceik gözlüğümü bile takmadan telefonumdaki sikindirik bi aplikasyona yazdıktan sonra sabah sırf hipermetrop olduğum için yazdıklarımı okuyamayıp temize geçemiyorum diye bahanelenip sildiğimde
vapura yetişeyim diye simit sarayı'ndan tıkınıp denizin ortasına geldiğimde ulan senin kafanı sikiiim nesli yine şişirdin kendini diye düşündüğüm sırada pazartesi olsun bakarız diye yalandan kendime söz verdiğimde... diye uzayıp gidiyor.

ders arasında şu su makinesinin önünde durup 330 ml su almak için 1 lira para attım. sonra iki dakikadan fazla bi zaman 'acaba hangi raftakini alsam' diye mal mal durdum. tabi aslında durmadım aklımdan bin tane şey geçti.
√ şimdi buncacık suya 1 lira verdin ister 33'e bas ister 35'e ne değişcek ki?
√ raflar neden 21-25, 31-35, 41-45 diye acaba? şimdi ben 26 yapsam n'olur?
√ acaba 21'deki son suyu alsam dolabı açıp o rafı hemen dolduruyorlar mı?
√ şişe tam gelirken elektrikler giderse mekanizma durur mu?
31'e bassam kesin bozuktur, suyu alamam param da yanar mı?
√ acaba sodalar neden sadece iki raf?
√ bu raf sayıları neden 21'den başlıyo da 11'den başlamıyo? 
√ 3 şişe su almak için önden 3 lira mı atmak lazım yoksa önce para sonra su, önce para sonra su, önce para sonra su gibi mi çalışıyo bu alet?
√ 22'den mi alsam acaba? yok lan 40'lara kimse basmıyodur ordan alayım...
soda için iki seçenek var sikerler acaba soda mı alsam?
√ ya da acaba dersin bitmesini bekleyip sırma su siil de reina su mu alsam şütte'den? hem o camda.
allam ben niye bu kadar kararsızım niye niye?
√ dünya da o kadar derdin var nesli amk kaça basııcana karar veremediğin için mi üzülüyosun? sen ne salak bi karısın...
aşaa inip çay almaya üşendiğin için su içiim bari diyiip onu bile yapamıyosan....
diye düşünürken gözlerim doldu. kaça basıp aldım suyu? arkamda sıra olmaya başlamasaydı daha nereye giderdi acaba bu mevzu? bi soda bi su mu alsaydım lan keşke?

bunların hepsi: yeşil ışığa yetişmek için koşarken içtiğim kahvelere lanet ettiğim sırada, ulan acaba şimdi şu saniye bu hayatta kaç kişi ölüyor hesabı yaparken 'dur şimdi onu sonra hesaplarım vapura kaç dakka kaldı' diye elimdeki simidi boğazıma tıktıktan 5 dakika sonra kendime küfür edeceğimi bile bile içimden rejim sözü verip 3,5-4,5 derece hipermetrop olduğum için oluyo.
baştaki sözü geri aldım. yazık bana falan diil... 'gelen bu' bana. peki gelen bu, ya yazıksa?
ulan keşke aklıma gelen ilk raftan alsaydım o suyu 33'e basıp..

2 nisan 2015
dersin başında gidip makinenin  fotoğrafını çektim. sonra 1 lira atıp 22 numaradan bi su aldım. karar vermem çok kolay oldu. o esnada aklımdan boş olan 23'e bassaydım acaba hakkımı kayberder miyim lan? yoksa makine salak olduğumu anlayıp bi kere daha seçim yapmam için bana bi şans daha verir miydi? hayat iphone mu amk hata yaptınız yeniden deneyin desin. manuel'e yakın bi su makinesi kendisi. hayat gibi. ders arasnda bu sefer 2 su almaya karar verdim. birini de halil içer diye. gittim 1 lira attım hiç düşünmeden 23'e bastım. içimden nasıl seviniyorum böyle 'oh be bu sefer tutulmadan karar verebildim' diye. vııımııııı diye bi ses... raf döndü. ama boş rafı seçmişim (mişim! lafa bak amk 1 saat evvel ulan boş rafı seçsem n'olur diye dşünen ben diil miyim?) 1 lira attım 44 numaralı rafı seçtim, hop su düştü. 1 lira daha attım..... eror verip neye basııcamı bilemedim dizlerim boşaldı. sonra 31'e bastım su geldi. böylece 3 liraya 2 su alabilmiştim ve bi önceki günden daha çok hasar vermiştim beynime. bile bile ama 'umut ederek' boş rafa para atıp tüh demek benim kafamın içinin özeti.

aslında freud büyük buhrana neden olan ekonomist tarihi bize yanlış öğrettiler....
diye gider bu hikaye. şaka lan şaka.




24 November 2014

sarı dolmuş inadı vs boat show

sevgili dünya seninle bir pazar gecesi kköy'de başlayıp kalamış'ta bitmesini dilediğim yolculuk esnasında başıma gelenleri ve bununla birlikte seninle neden zorlanıp nerede yanlışlarım olduunu anlatmaya çalışacağım.

-çok anlamsızsın dünya. (benden de çok, yani en azından ben anlayamıyorum)
-bi o kadar da gereksizsin
-senin olduğunu söylediğin şeylere ayak uydurmakla kendi 4 duvarım arasında olan şeyler arasında bi orta yol bulmaya çalışırken çok zorlanıyorum
-hanginiz gerçekse rica edicem adını koyalım ki ben de ona göre bi 'gerçek' beleyip yolumuza bakalım


saat: 23.41 kköy''den sarı dolmuşa bindim (sarı dolmuşu binen bilir.. anlayamazsınız) kalamış'a gidicem ki kaldı ki kalamış mı fb mi kızıltoprak mı hala bi tartışma konsu bende gittiğim yer. siktir ettim nereyse nere, ev işte. bana lazım olanı evim olması. ama olduğum lokasyondan kköy'e gitmek için 2, dönmekk için 2,5 tl verdiğim (abla orası karşı yön mesafe benzinciden farkediyo tartışmasına girmekten yorlduum içiin 'yeterki evime gidiim aq kaç para alırsanız alın dediğim) eivm.

benden başka koca! dolmuşta ön koltuka oturan, ben diim 65 sen de 70 yaşında bi moda amcası. her dokunuşunda lık lık şık eden son model samsung telefonuyla feysbuktaki bi takım karıların fotoğrafına bakmakta. fotoğraftaki karılar k.atatürk tişörtü giymiş meçli saçlarıyla bar arkasında selfi yapmışından iskelede bikinisiyle sörfçü oğlana 'abi bi foto çekek mi' diye sorup poz yakalamışına kadar zengin bi yelpazede çeşitten yıkılan cinsten. moda amcasının hemen arkasında boş dolmşa oturp 'beklemek kaderimde var aq  gerekirse bi saat bile beklerim yeter ki eve dolmuşla giddim' diye kanırırken denizlili olduğunu düşündüğüm bi genç arkadaşımız bindi. bu esanda hala tek isteğim eve dolmuşla dönmek ve saat 23.50 (biz hala koca arabada 3 kişiyiz) genç kardeşim kendisini istanbul'da ziyaret edecek arkadaşına abi zburnu uzak ama kköy'e gelirsen seni istediğin yere götürüp yaşatırım diye ikna etmeye çalışıyo. istanbul'un zburnu'na gelen biri kköy'e gelip nereyi gezmek isteyebilir diye düşündüm o anda. 'herkesin bildiği kendine' 'herkesin bildiği kendisi kadar' gibi şeyler beynimde sikşirken 'nesli senin bildiklerin nereye kadar' gibi bi soru geldi aklıma. benden beklenenler ve benim bu hayatta yapmayı bildiklerim arasındaki uzaylılık, anamın amıyla benim şu an olduğum yer arasındaki farkı hatırlattı bana. allahtan anamın amını evim, çıktığım yeri de dünya sanmıyorum.
saatlerimiz 23.52'yi gösterirken dolmuşa son model sırt çantalı ve kameralı bi anadolu yakası ablası binip yanıma oturdu. bi pazar gecesi sarı dolmuşta senden başka bi kadın olması bu şehirde bi lüks de ondan yazdım bunu. şoför içerdeki 4 kişiye tamah olup bostancı yoluna koyulmak için motoru çalıştırıp yola koymaya hazırlanırken kapıya bi arkadaşımız daha yaklaşııp kartal'a nasıl gideriz diye sordu. şoför abi de 'önce bostancı ordan kartal arabasına binmezin lazım' dedi.
HAYIR. kartal'a gitmek için eminönü iskelesinin karşısındaki mavi minibüslere yürümek be ordan binmek lazım. direk kartal'a gidio onlar. sahilden giden bu bostancı dolmuşuna binersen teorik olarak bostancı'dan kartal'a gidebilirsin ama bostancı'ya giden bu dolmuş'a binersen bostancı'da indiğinde anasının amı kadar yürüyüp köprüye çıkman ordan kartal'a binem lazım diyemedim. diyemedim. neden. çünkü araba sahilden bostancıya giden şoför abinin arabası ve herkesin yolu kendi bildiği kadar kendine doğru. şimdi ben kafam kendime güzelken yüzünü yarın sabah hatırlamayacağım güzel kardeşime 'doğruluk efendisi' kisfesi altında cak cuk yol anlatmaya çalışsam kime ne fayda? ona fayda olur eminim ama benim 11 dakikadır dolmayan ve asla dolmayacağına hepimizin ikan olduğu siktiğimin dolmuşunu biraz daha geç kaldırmaktan başka ne işe yarayacak. bi de ben orda yol tarif edip hiroluk yapmaya kalksam bi yandan da dolmayan dolmuşu daha da boş bıraktığım için moda amcası ve denizlili gence yarın akşam akşam yemeği sofrasında sohbet malzemesi olacağım. oysa ki tek istediğim bi an önce 8 dakikada evime varabilen dolmuşla ev yoluna koyulmak. ama yok. burası istanbul ve hatta kköy... burdan çıkış ya susarak ya da gecenin bi vakti gek gek gek amca oğluna doğru yolu anlatarak geçmek zorunda.

dolmuş 23.56'da kartal'a gitmek isteyen 3 sabi sübyanı da alarak kalktı. 23. 58'de moda ışıklarda moda amcası müsait bi yerde inmek istedi... durduk. yürüme mesafesiyle 8 dakika olan yere yürümemek için, en az 15 dakika o boktan dolmuşta atatürk tişörtü giymiş 40 yaş üstü meçli karıların fotoğrafına bakarak geçirmeye okey olan, üşenmeden 'müsait bi yerde inebilir miyim' diyen moda amcasını indirdik. bu arada denizlili kardeşim kendisini istanbul'da ziyaret etmek isteyen ama harem'den başka anadolu yakası bilmeyen arkadaşını kköy'e gelmeyi ikna etti. karşılığında 'ben seni gitmek istediğinde  zburnu metrobüsüne bindircem söz' dedi. bi an telefonun ucundaki kişiye ulaşıp 'aq zaten metrobüs sike sike zburnundan geçio, gitme lan bu puştun yanına, zaten kköy'de de bi sik yok, bak ne güzel sultanahmet var, bebek anadoluhisarı vapuru var' falan demek geldi. ama sonra hemen hatırladım... 'herkesin bildiği kendine' 'herkesin bildiği kendisi kadar' kköy'de sana istedidğin muameleyi çekerim diyosa denizlili kardeşim kesin o muameleyi çeker. çünkü bildiği sanırım sadece o muameleden ibaret ve ısrarındaki bilmişlik de bilmediklerinden ibaret.
elalemin denizlilisinin derdi beni mi gerdi aq? ne sikim yaparlarsa yapsınlar. trip'e gitsinler 'bak kaybedenler klübündeki bar burası' diye hava alıp karılara baksınlar ya da ne biliiim sabaha kadar o filmdeki kköy iskelesi aslında beşiktaş'taki iskele diye tartışsınlar. bana ne! günün sonunda 'iskeleden vaupra binip deniz havası alıyo muyuz almıyo muyuz'a bakıp hayatındaki herkesle iskelenin lokasyonunun bi önemi olmadığını tartışan ben için bu başlığın bi önemi olmasa gerek.

evet aq içerisi - dışarısı arasında bocalayıp olduğu yerde uzaylı kalan ben, dünyanın doğruları yüzünden uzayın isveçlisi kalan ben, burda yalan ama orda dürüstlüğün kitabı olamayan da ben.

bazen çok içerde kalmanın amcımasıyla 'dışarda dünya çok başka asım abi' diye haykırmak tam bana göre bi kaypaklık... dışarısı da içerisi gibi olsun umuduyla içerde dışardaki düzeni kurmaya çalışmak tamamen benim hıyarlığım. kabul ediyorum. iyi ki mutfak dolaplarım böyle diye sevinç çığlıkları atarken 'nesli sen mutfak nedir bilir misin? bu hayatta mutfak kim sen kim diye' sorulduğunda tamam aq allah benim belamı versin diyip çekilebiliyorum. aklım bi içerde bi de ne yazık ki olan biteni başka gözle görüp binlerce hikaye yazdıran dışarda olabiliyo aynı anda. o zaman da ne orda ne de burda olabiliyorum.

keşke anlatabimenin bi yolu olsa... ya da anlatabilmeye tutlmadan anlaşılabilmenin bi yolu..

bu dünya sarı dolmuş... (okey pampa)

ben de 'aa ama o dolaplar çok eski diil mi' 'hm yüzüğün o mu, olsun üzülme' diyebilme şuursuzluğuyla kendini dünyanın doğrusu sanan -kalkması bi saatte sürecek olsa denizlili kardeşim ve moda amcasına rağmen- pampalarımla o boklu dolmuşa binmeye gönüllü, içindeki dünyalılara rağmen uzaylılığımla kabul görebilsem.

oysa ki her şey, kimsenin -yeter ki araba dolsun kafasıyla- kartal yolcusu olmaya zorlanmadan kendi bildiği yoldan aktarmasız evine gidebilmesi kadar basitti.
bu akşam tek istedğim: yürüyerek 18 dakika ama beleş, taksiyle 3 dakika ama 7 tl, dolmuşla 8 dakika ama 2 tl (karşı kaldığımdan 2,5 tl tartışması başka bi hikaye) tutan, mutfak dolapları hayalimdeki gibi olmasına rağmen aslında dünya için eski olduğu halde mutluluğumu cümle içinde 1000 güzel kelime kullanarak anlatmak zorunda olduğum evime! gitmekti.

neyse... 00.06'da evimdeydim. oturdum yazdım. şimdi evime o sarı dolmuşla vardığım için ne kadar huzurlu olduğumdumu (kıt, kör sağır cahil aklımla) anlatmaya çalışmakla evime gelirken yolda yaşadıklarıma tutlmamın ne kadar aptalca olduğuna ikna olmak için doğruların! kafama itile kakıla anlatılması arasında bi yerdeyim. içimden bi yerden de 'aman ya dolaplar çok güzel yüzük de tam benlik, sikmişim denizli'yi' diyo :/ ama sabahları ''harem anadolu yakasında, zburnu buraya biraz uzak ve kköy'e gel sana hayatını yaşatiim'' diyen denizlili kardeşimin mahallesine uyanmak bi beni üzmüyo diil!

30 May 2014

ışıklar var...
kimileri için o; dip dibe, yüksek, kafam kadar kocama apartamlı sokakta sabahın köründe uykulu uykulu evden çıkınca, sadece doğmuş bi de sadece aydınlık veren ama bi yandan da asla bu tarif kadar farkında olunamayan herhangi bir şeyken; köşedeki sokaktan dolmuş beklemek için geniş caddeye çıkınca gözünü alan rengin birden ne kadar cıyak ve hatta güneşten ziyade dünyanın kendisi sandığın bi şeye dönüştüğü renk... (ama yine bilicinde olamadığın kadar kendiliğindenken) böyle dar sokaktan dolmuşun geçtiği durağa doğru yürürken, yavaş yavaş hissettiğin, 4 saniye önce binaların arasından sızan süzmeyken boş asfalttan barıl barıl yansıyan bi şeye döner ya... işte öyle bi ışık
ya da
bütün gün o boklu 4duvar arasında her ne yapmakta isen mecburiyetinin miyadını doldurmuş ve artık akşamın bilmem kaçıyken... o gün koşturmaktan sebep yaşayamadığın, sana sabahın altısı gibi gelen ışık. gözkapakların bayram eder, memelerinin arası son 8 saattir hissetmediğin bi şeyle kıpırdar 'ay ulan eve gitmeden önce bi deniz kenarına mı insem acaba' dedirtir...

bi de kişiler var
kendi varlıkları, etrafındakilere bi yandan lütuf bi yandan da 'lan ameleler siz giderken ben dönüyodum, allah rızası için niyet edin de zahmet olmazsa 30 saniye varlığınız için düşünüverin' dedirten; aslen amasya doğumlu ancak samsun'un atakum ilçesine göçmüş, kameralı sitede yaşama kotasından kelli etilerli isveçlilikten, bileklerini kesmenin eşiğine gelmiş kafaların en çaresiz kim bilir kaçıncı tekrarı. o bilekler kesilecek!
kesilmiyosa da berberin üstündeki torbacının artık bi sike yaramayan nimetlerinden medet ummanın nedenini düşündüren, son 50 liranın hesabını yaptığın 'sikmişin anasını' boşvermeleri vardır.

biri, en çingene taklidi yapan bayrampaşalı kürt taklidi yapan dilencinin kucağındaki bebekten bozma prenses :/ ama çaktırmıyo. bi de korkağın teki. bi de bi efsaneye göre herkes ne mal olduğunu anlamadan önce kendisine bayılırken kendinden çok etrafına mutsuzluk zehiriyle zarar veren ama bi yandan da 80 liralık çakma prada gözlüğü ile şirinlik saçmayı hiç ihmal etmeyen göt.
biri, kendinden başka kimseyi sevemeyen (ya da öyle söylemek daha kolay olduğu için avaz avaz bunu bağıran) nereye doğru yandığı belli olmayan gel-git aklını hiç bi zaman kimin yüreğinde söndürüceeni bilemeyen 3 yaşındaki koala.
biri de kişisel tarihinde duygusal hafızası 3 saniyeden öteye ancak 'benim babam öldü' mesajlı konuşmalarından sonraki sessizliklerde gidilebilen, yoga dersi almadan anı yaşamayı tam anlamıyla becerebilen, etrafımdaki tek en geniş omuzlu lise terk.

neyse işte! o oldu şu oldu bu oldu derken... kimin kime ne amaçla çaktığı, kimin kiminle ne için kaç zamandır yan yana durduğunu hesaplayamadığı bi zamanda biz, bir düştük. biraz kendiliğinden biraz da tutuna sıkına... ya da ne sikse işte. güzeldi. bi de asıl güzel olan her birimizin güzelinin bir diğerimizinkinden tombo ve faber markaları kadar farklı olduğu bi şeye düşmüş olmasıydı sanırım. 3'ün ikili kombinasyonları hep garip zamanlarda garip şekillerde oldu. herkes birbirini dünyadaki herkesten daha iyi anlarken, bi yandan da 'yalan rüzgarı' ile 'dallas' kadar ayrı dünyaların insanlarıydık. dünya küçülsün götüme girsin temalı hikayede kümeslerimizi yan yana koysan modern family senaryonusa 5000 basıp 3. bölümde yayından kalkacak aşiret dizisi gibi. o başka. o çağın virüsü. kim kiminle ne zaman nerede haritası yaptığımızda bi gün babamla pişti olmaktan korkarım. o ayrı bi hikayenin konusu. ama bu üçlünün özetle olayı böyle. adıyamanlı olsak bunların hiç biri oliicaktı. tüh!

pislikten mikrop kapıp aşı olmak zorunda kalacak kadar salmadan o ev bi şekilde süpürüldü. allaşükür
birbirimizi kesmenin eşiğine gelmeden bir üçüncümüz kader o ki, yırtık dondan çıkan bok misali kendi sahnesinin provasını aldı, ortamı yumuşattı.
neyse ki!
ödemeye üşenilen faturalar hanemize kesilmiş yol su elektirk internet olarak dönünce, içimizden çaktırmadan yüzleştiğimiz ama bi yandan da sittin sene iplenemeyecek to do listelerle 3 ayda bir sadece 3 saniye kavga edildi. ödendi bitti.
olur öyle!
çağlar börek'ten söylenen sabah kahvaltıları havuçlu yumurtaya terfi ettiğinde hayatımızda değişen hiçbi şey olmadı.
hepsinin yeri ayrı.
kendiliğinden başlayıp geleneğe dönen 90'lar türkçe poplu geceler mi daha güvenli, evde viskiyle başlayıp tomtom sokakta şuur kaybetmeli sabah yanmaları mı karar veremiyorum.
bu işler kısmet.
kendi stillerimizde çekilen aşk acıları itinayla paylaşılıp play listte seçilen en acıklı şarkı 155 kere dinletildikten sonra susup kalmalı fotoğraflar çekildi.
bu işin kursu yok kaardşim.
bi haneye halden anlayan 3 kişi fazla bence hele bi de hane nüfusu 3se ama bi şekilde oldu işte. hiç bi zaman iyi bi üçlü olamasak da evde iş bölümü konuşması yaparken içlenip asla vazgeçemediğim hayatlarımıza dair bi şeyler söyleme hastalağına bi kere daha tutulup ağladığım olduğu doğrudur.
başıma gelen traji komik fantastik hikayeleri anlattığımda 'yalan sööölüyosun' derken acaba hiç içinde oldukları hikayenin farkında oldu mu oğlanlar diye düşünüyorum bazen. martılara elle kızarmış mc donalds patatesi yedirdiler desem kim inanır. sabahın 5'inde bitli kediyle eve gelip bunu eve alalım derken ya da rakılı yeşil çay yaparken her şey çok olması gerektiği gibi di mi amına koduklarım. ya da gece caddenin ortasında motoru bırakıp sabah uyandıktan 40 dakka sonra tesadüfen hatırlayıp dolaptaki bütün kıyafetleri terzide kestirdikten sonra kendi stilini yaratan büsürü arkadaşınız var sanki. peh! kendi hikayelerim için de kimileri de böyle, size de bu çıktı diyorum bazen içimden onlara.

neyse işte
güneş: bazı yerlerde evlerin arasında ne sikim olduğu belli olmayan sarımtrak bi ışık bazı yerlerde de asfalta patlayan aydınlıkken; bi sabah bizim bomboş evimize denizden süzülüp geldiğinde uyanıp, kahvelerimizi içtikten sonra, bir önceki günden hiçbi farkı yokmuş gibi davrandığımız sakinlikte o evden çıkıp apartmanın önünde öpüşüp vedalaşıp sanki yarın kaldığımız yerden devam edecekmişiz gibi gitmeyi hayal ediyorum.


11 April 2014

Selam ben Nesli

Mektup adresinizi yakın arkadaşım Pemboş'tan aldım. Kendisi 32 senedir arkadaşım ve tanım yerindeyse yoldaşımdır. Ben nereye o oraya derler ya :) Bana en iyi sizin yardımcı olabileceğinizi söyledi Pemboş. Bir konuda size danışmak istiyorum. Danışmama başlamadan önce maruzatımı bildirmem gerekli.

Kolzet kapağını kaldırarark işemek dünyanın her yerinde aynı pratik mi merak ediyorum. Öyle ya da değil, konum şu ki o kapak neden işendikten sonra temiz mi diil mi diye kontorl edilip toptan kapanmıyor? Ne pislik yaratıklarız lan biz. Ay pardon, size de böyle ilk mektubumda biraz ayıp ettim istemeden lan falan... Arada bir kaçıyo. İşedikten sonra kapağı kontrol edip hepten kapamayı bırakın, o kızların işerken oturdukları erkeklerin sıçramasın diye kaldırdıkları içi boş çemberleri artık yaylı yapıyor kapak imal edenler (o işi yapana ne deniyor acaba?) Böyelce kapak hep havada. Erkekler gelip işeyip gidiyor. Kızlar işerken bir elleriyle kapağı yukarı fırlamasın diye tutarken bir yandan da işlerini görmeye çalışırken dışarı falan çişlerini yapabiliyorlar. Boşuna pislik. Bu kapaklardan görünce televizyon üzerine dantel örtü örtmek eylemi geliyo aklıma. Bence aynı kafalar. O örtü burda dursun. TV tozlanırsa dantelin örnekleri TV'nin ekran camına da çıkar hem şekilli olur diye mi düşünüyolar acaba? Ya da madem koltuğun kol koyma yerlerine serdik daha abuğu olamayacağı için TV'ye de serelim de hak geçmesin diye mi düşünüyorlar.

Size danışmak istediğim konu şu: Biz dünyalılar bazen neyi neden yaptığımızı ya çok düşünüyoruz ya da hiç düşünmeden yapıverip yuvarlana yuvarlana yaşıyoruz. Siz Barbie bebekleri üretürken mesela o göbek deliğini oraya koyarken insana çok daha benzesin diye mi yaptınız yoksa birileri bi gün o bebeklere özensin de yağları içinde göbek delikleri kaybolduğunda fitnessa dünyanın parasını verip böyle TV dantelidir klozet kapağıdır düşünmeye vakitleri olmasın diye mi yaptınız? Eğer kafamız yanmadan göbek deliğidir fit bacaktır derken tasasız yaşlanalım diye yaptınızsa ben oraya end up edemedim acaba her gün 20 değil de 100 sudoku çözsem ve şerit çizgilerini sayma takıntımı biraz daha geliştirip 1 km'de sokak lambası başına düşen şerit çizgilerini de hesaplama işine girsem mi? Bana bir iki egzersiz daha önerebilir misiniz ki ben de şu yaylı kapaklara, dantel örtülere takılmadan yaşasam gitsem. Keza zaman zaman sözleri hep ''insanlar burda nesli neredeeeee'' diye farklı melodilerde marşlar besteliyorum.

Bir gün sizinle yüz yüze de tanışma fıratımız olur umarım. Finding Neverland izlediğimde içimde hep bi şeyler bu soruların yanıtı ve egzersilerin çeşitleri var diyor. Bilene danışmak daha iyidir diye yazdım. Kıstmetse bunu da atlatacağım allahın izniyle. Amin inş canım ya!
Sevgiler 

10 January 2014

bi şey geçer aklından 'tüh' dersin sonra 'neyse bi dahakine'... binlerce kere yaşarsın aynını, sonra bi bakarsın hiçbir şey yazmamışsın. 3. tekilden bahseder gibi yaptığıma bakma kendimden bahsediyorum. akıl önemli. ne kadar kullanırsan o kadar çok işe yarıyo. yani bende öyle oluyo en azından. o kadar az kullandım ki son zamanlarda, bi aklımın olduğundan bile şüpheleniyorum artık. belki tam da bu yüzden 100 kilo olmama sadece 37 kilo kaldı. 
hepsini yapmaya, yazmaya ramak kalmışken, ramağın köşesinden uykuya dalıp kaçabilme hızıma kimseler yetişemiyo maşallah. 

demin kendi kendime 'neyden korkuyosun acaba' diye sordum ama sanırım onu burda kendi kendime tartışmamam lazım.
vimeo da kapandı